Kalem kılıçtan keskin değilmiş, gördü kavradı.Keskin bir kılıç karşısında kalem, susar, tırsardı, k

Kalem kılıçtan keskin değilmiş, gördü kavradı.Keskin bir kılıç karşısında kalem, susar, tırsardı, k
Kalem kılıçtan keskin değilmiş, gördü, kavradı.Keskin bir kılıç karşısında kalem, susar, tırsardı, kalemlikten çıkardı.Sustu.Anladı.

16 Aralık 2015 Çarşamba

YoKsULLarın Fincan Gözleri:)

Sol duyumun dediğidir  

    Evet  bildinz yine entelleşme sürecine girdim!. Bu esnada "paris sıkıntısı" diye bilinen anlı şanlı fransız BAUDELAİRini  şiirciğini karıştırıyorum. Aha! bakın ne buldum!
Yoksulların gözleri!..
      Şair sevgilisinle-- devir o devir; 1800 filan--- parisin, bir kafeciğimde oturup, sevgilsinin gözlerine dalmışken o esnada, sokaktan bir yoksul aile geçer ve azcık duraksayıp  bu mutlu mesut çifte ve hayatlarında ilk defa gördükleri kafeye, bakarlar. Minik oğlan kıvançla bağırır! İşte bizim gibi olmayanların gireceği bi ev!  O esnada Baudelair "yoksulların gözleri" adlı  şiyirciğini terennüm ederken sevgilis büyük bi hışımla hömkürür! Müdüre söyleyin alsın, bu fincan gözlü insanları gözümüzün önünden!!!
     Oysaki, naif, şair ruhu Baudelaire o kısacık, anda, yoksulların gözlerinde, "kırgınlık" keder" ve imrenme gördüğünü ifade edecektir en sevdiğine:)O esnada, bir düşünce felci geçir de;  aşık olduğu hatunun aşkından böylece şüpheye düşer:))ha ha..çok hoş.)
 Ama efendim mevzu o değil; bakın mevzu ne?
      Zaman fırlayıp, yaklaşık ikiyüzyıl sonra da, durunca, günümüzün en iyi ekonomist analizcilerinden J.K.Galbraite dedem "kuşku çağı" adlı kitapçığında,  dengesiz gelir dağılımının bir noktadan sonra, yoksuların gözlerinde kin ve nefrete dönüşeceğini dolayısıyla"kinizmi" doğuracağını ifade eder:)danger!!!
  Bak şimdi insafsıza! Peki ne oldu da; yaklaşık iki yüzyıl sonra yoksulların gözlerindeki, keder, miinnet ve imrenme, kine ve öfkeye dönüştü? İşte bu bi muamma.Ama kesin olan şudur ki;  gününümüzde ,bu öfke ve kinle doyurulan guruh,  terör örgütlerini besliyor:)) net!
İşte asıl mevzu bu:))
     
Neferteti mazlum halkını selamlar...

7 Aralık 2015 Pazartesi

ORTA DOĞUDA ORTA OYUNU:))

Sol duyumun dediğidir 

         Sahne aynı roller başkaaaaaa , demiştim yıllar önce şarkımdaaaaaaaa. Zaman da değişti şarkılardaaaaaaa , sahne aynı, roller başkasında ne hoş söyler zerrin ablam; bilenler bilirler, hem melodi hoş hem içerik çok güçlü.))

  Ama efendim mevzu o değil, bakın mevzu ne? Savaş  taa kapımıza kadar geldi dayandı. Osmanlı olcağız diye k..çını yırtanlar sayesinde,  söğüt ve domaniç dolaylarına çekilip, eski osmanlı beyliğine doğru yol almaktayız. Ortadoğunun gazmanını, gazlayan Amerika,---- sen osmanlısın, suriyenin suratına bi osmanlı tokadı indir diyerekten, daha 2 yıl önce amannnnnn Şam mı?.. daha sonra görürrüm nasıl olsa sınır komşumuz,  Batuma da gitmeyi verelim bu yıl;  seneye gideriz diye plan program yaptığımız, can ciğer komuşularımızla,  Suriye ve Rusyayla  nasıl oldu da kanlı bıçaklı olduk?

Azcık yanaşın, anlatayım:))

            Dünyaya demokrasi dağıtan SAM amca, suudi arabistana niçin demokrasi götürmez hiç düşündünüz mü? Hatta bırakın şeriatı, bu çağda monarşiyle yönetilen ender ülkelerden biridir.Şeriata bu denli düşman olan ve "kahrolsun şeriat" diye, iranı düşman belleyen ABD, neden hem şeriat hem de,  monarşiyle yönetilen suudi şeytanına ses çıkarmaz?
     Mevzu basittir, aslında. Suudi prensi, ABD iyi bir anlaşma yapmış, siz benim halkı m..kmeme karışmayın ben de size petrolümüzü peşkeş çekeyim demiştir. Kısaca mevzu budur.Orta doğuda petrolü ABD ile,  paylaşmayan ülkeler misal IRAK, bikatakulleye getirilerek, yakın geçmişte işgal edilmiştir. Şu an, şimdiye baktığımızda da aynı oyun aynı sahnede tekrarlanmaktadır. Ortadoğunun tek laik demokratik ,devlet olma özellikleri gösteren, ESAD SURİYESİNE karşı, ılımlın islam adı altında teokratik yönetim biçimi olan ve şeriatla sonuclanacak , muhalifler desteklenmiştir.
          Bu destekleme sürecinde her zaman olduğu gibi, Sam amca kendi ellerini kirletmemiş, ılımlı islam kepazeliğinin Türkiyedeki temsilcisi AMPULCÜLERİ, tam da bu role uygun olan Türkiyenin GAZMAnını, "sen ortadoğnun halifesisin diye gazlayarak,  öne sürmüş, ve suriyeyi bir hamlede mat etmiştir.
      ABD, suudi arabistan ilişkilerini, prens abdullahı, karıya-paraya doyurarak,  sağlamış, aynı takdiği, demokartik yönetilen üçüncü dünya ülkeleriyle uğraşmanın mantıksızlığına karar verip en iyisi Tüm ortadoğu, şeriatla yönetilsin ve monarşi olsun, ben de kiminle muhatap ocağımı bileyim mantığıyla, ortadoğuyu islamlaştırmak, şeriat ve monarşiyi getirmek için var gücüyle çalışmıştır. Kısaca BOP budur.
 S.S.C.B birliği yıkıldıktan sonra,  ortadoğuda istediği gibi at koşturacağını sanan, Sam amca, küçük bi konuyu atlamıştır. S.S.C.B velihatı Rusya, ve piskopat PUTİN, lannnnnnnn ben hala yaşıyom zılgıtını çekmiş ve ESADın iyi bir hamlesiyle, ABD ye, ortadoğuda cüşşşşşşşşşşşşşşşş demiştir. Haliyle Türkiye ye:)

Ve bir sabah bakmşsın ki; suriye en büyük düşmanın, Rusyaylada savaşın eşiğine gelmişsin:) ha ha...çok hoş.)

        Velhasıl; RTE ve tayfasının secdeye gittiği anda, olan biten budur:))Ampulcüleri namaza gönderip, siz, dininizi rahar rahat yaşayın, din düşmanı, TÜRK ORDUSU nuda hapse tıkın.:) Gerekirse biz NATO kılığına girer sizi de koruruz diyerekten, Geriden Türkiyeyi m...kmeyi hayal eden ve bu hayalini emin adımlarla gerçekleştiren, Sam amcayı alkışlıyoruz.

IRAK-SURİYE-TÜRKİYE  sıra bizde,  bu esnada KİNDAR NESİL işbaşı yapacak gibi görünüyor.
Heycanla , merakla, endişeyle,  izliyoruz..valla:)



16 Kasım 2015 Pazartesi

VURULDUK EY HALKIM!! UNUTTUN BİZİ:(((

VURULDUK EY HALKIM!! UNUTTUN BİZİ:(((

Söylüyordu türkücü türküsünü, havuzlu villasında..

Zap suyunda ufak ufak mezarrrlarrrr, diyordu içli sesiyle,
Ufak ufak, zap suyunda yüzerlerr...
Çocuklar ölüyor dedi anabelli,
bölüşelim ekmeğimizi.
Bölerdi ekmeğini, yediye ve dahi onyediye, öyle yürekli yani:)

Bi tespih koptu sanki,
tane tane savrulduk,
Köy köy, bucak bucak, memleket memleket..
Yani afyon, adilcevaz, akçadağ, turgutlu...
Birkaç litre kan, bir hayli kemik, epeyce korku...

Gittiler parka ve yürek paramparça...
Kalem kılıçtan keskin değilmiş,
gördü kavradı.
Keskin bi kılıç karşısında kalem, kalemlikten çıkardı, susar tırsardı:)
sustu, anladı:)

Ekmek değilmiş derdi, bölüşmek değilmiş ekmeği,
hepsini istiyordu nankör, öyle acımasız...
söylüyordu türkücü türküsünü , havuzlu villasında,
ölüyordu anabelli bi köy okulunda...
Sardılar onu bayrağa...
Bayrak neydi???????????
Sıcak bi çorbaydı bayrak!!!
soğuktu şimdi.
cehenneme gidecekti bide..
öyle allahsız!!!
Atila ilhan koştu geldi dedi ki;
ne solculuğumuz solculuk, ne sağcılığımız,
kimse bizi sevmedi.
ağır kan kaybıyız:)
ve
kalemim düştü kara.
vurulduk ey haklım!!!
unuttun bizi:(((

30 Mayıs 2015 Cumartesi

DİyARbAKIrLI BiR ÜLKüCü : ZİYA GÖKALP



Sol duyumun dediğidir   

Ülkü adında kaç kız arkadaşınız var?Benim bir tane var:) Azcık hafızalarınızı yoklamakla başlayalım hasbihale:)
Tanrı Türkü korusun!!! ne hoş repliklerdir bide, valla:)ha ha...çok hoş.)
 Neyse efendim mevzu o değil; bakın mevzu ne:)
İlk ülkü sözcüğünü belleklerimzde peydahlanmasını sağlayan adamdır ziya dedem: düşün kİ şimdinin selfy si gibi bişey:
 Elbette bu zındık fikirlerin beyinciğinde peydahlanmasının nedenlerinden biri de pariste eğitim almasıdır. Parise giderken, islam öğretilerinin dosdoğru olduğuna, kendini inandıran, gidergitmez  bi kaç fransıza  islamın, güzelliklerini anlatarak cennette paye kapmayı  bile, düşünürken, kendi karanlığını fark eden genç bir beyin:)
Kavramların karmaşası düşüncesi, yüksel voltajına, dayanamayan kafasına, bir kurşu sıkarak hayatına son vermeyi bile denemiştir.
 Ama elbette kader denilen, düşük olasılık gereçekleşmiş kafasına sıktığı kurşun, güç bela çıkarılmış ve ziya Gökalp dedem hayata geri dönmüştür. Sağlam kafa tamlaması her anlamda anlamını bulmuştur.valla:)
Ölmeyen sağlam kafasıyla, düşüncenin cenderesine düşen, Ziya Gökalp, islamın karanlığından ülkesini kurtaramak için düşünce tünelleine dalıp hiç olmazsa bir mum yakmaya kalkmıştır. “ÜLKÜ” kavramı işte, bu düşüncelerin kaosunda ortaya çıkmış ve bir ümmetten bir millet yaratan genç Mustafaya da, bir meşale olmuştur.
Kızıl elma, ziya gökalpın önemli eserlerinden biridir ve türklerin islamın karanlığına gömülmeden önce kİ, kısaca, arap müslümanın türkleri m..keden önceki eşitlikçi ve ırksal olmayan yaşama biçimlerine dönmenin bir özlemidir.
Bir ümmetten bir ulus yaratmanın, dil birliğinden, kadın erkek eşitliğinden ve bunların birleşimi sonucu oluşan kültür birliğinden geçtiğini fark eden ziya dedem;  bu konuda tümden gelim yöntemini kullanarak, ayrıştırıcı değil ortak yönlerimizi vurgulayarak, kolletivizmin sinerjisinden yararlanmak için “ulusçuluk” milliyetçilik gibi kavramları zihnimizde oluşmasına katkıda bulunmuştur. Elbette bu yürekliliğin bedelini ağır ödemiştir.
  Son sınıfta öğrenci iken “Padişahım Çok Yaşa” yerine “Milletim Çok Yaşa” diye bağırması, üzerine hakkında soruşturma açılmış ve okuldan uzaklaştırılmıştır.
Milletden doğan "milliyetçilik" monarşiye yani padişahın, suratına indirilmiş bir yumruktur. Gelin görünki şimdilerde; Ulusculuk kavramını çökertmek isteyen zihniyet, milliyeçilikle "ırkcılığı" özdeşleştirmeye çalışmıştır kİ; "ırkcılık" batıya ait bir kavramdır. Nazi almanyasıyla, avrupaya yayılmış, mazlum ülkemde de artçıl şokları zayıf halkalar halinde ulaşmıştır. Ama hiç bir zaman batının kafatasıcılık zihniyetine ulaşmamıştır. 
Genç Türkiyenin, yakın tarhine azcık kafanızı çevirip bakarsanız;  ABD ve SSCB soğuk savaşının bize yansımaları solcu-sağcı şeklinde ortaya çıkmıştır. Komünizmin ruhuna el- fatiha okuyunca;  ayrışmasız kalan mazlum ülkem yeni bir çatışmanın ortasında kendisini bulmuştur. Bu sefer eskinin bize solcu diyorlar bizi ötekileştiriyorlar felsefesi out olunca yerine "bize kürt diyorlar bizi ezikliyorlar felsefesi almıştır. Velhasıl mazlum ülkem hiç ayrışmasız kalmamıştır.çok şükür,  
Sonuç olarak  kör topal, bu günlere de vardık:)  kürt- türk ayrışması da kazasız belasız sona ererse gündemde sırasını bekleyen mezhep ayrışması olacaktır. Sabah akşam elinde kuran allah yalllah diye sallayan halife sayesinde o günleri de görecez inşallah:)))
 Şimdilerde,  Diyarbakırda farklılaşmanın, etnikçiğilin, bölücü ve ayrıştırıcılığın  popülerliğini öğütleyen, düşüncenin, kazandığını görünce eski feodal beylerin, öncelikle şirket ağalarının sonra da tekrar hortlaycak olan, toprak ağalarının geri dönüşlerini  acı tebessümle izliyoruz. Maalesef:(

Oysaki Ziya Gökalp dedem buyuruyorlar kİ;

"Sosyolojik çalışmalarımdan öğrendim ki milliyet, eğitime dayalıdır" NOKTA.


23 Mayıs 2015 Cumartesi

ULUSCULUK ve TAKIM RUHU üzerine hasbihal

Sol duyumun dediğidir

Ulus kavramı nedir, ne zamancık ortaya çıkmıştırı irdelemekle, başlayalım öncelikle düşünce tünellerine girmeye.Ay!! peşimden gelin çok heycanlı valla:))
Ordünayüs profösor vikiped ulus kavramını şöyle tanımlar: Millet ya da ulus, çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluktur. Ulus devletin ortaya çıkışı ise, Fransız ihtilaline dayanır ki; Monarşinin devrilmesi ve cumhuriyetin ortaya çıkışı da hep bu zındık ihtilalin sonucudur valla:))
             Fransızda ihtilalinin artcıl şoklarıysa bize taaa jön türklerle birlikte ulaşmış; ve bi süre  sonra, genç Mustafa Kemalin'in beyninde, anayasal monarşiden de, külliyet vazgeçilip,  genç ve güzel bir cumhuriyet fikrinin peydahlanmasına neden olmuştur.
Velhasıl; bir ümmetten bir millet oluşturmak,  konsol başında savaşlar kazanmak kadar, kolay olmamıştır elbette. Tanıma azcık dikkat edecek olursak ırk kavramı üzerinde durulmamıştır dahi. Çünkü iletişimin iskeleti ırk deil; dildir. Ve dil birliği iletişimi kolaylaştırdığı için haliyle iletişen insancıkların, kavgası ya da savaşı ileteşemeyenlere oranla daha az olacaktır. Birlikte olmanın ilk kuralı dil birliğidir.
Genç, taze Türkiye cumhuriyeti, bunun farkına varmış ve bir ümmetten bir ulus yaratmak için dil birliğini sağlamaya çalışmıştır. Şimdilerde anadilimiz unutturulmaya çalışıldı, kültürümüz asimile edildi çığırtganlığını yapan etnik köken milliyetçilerinin, NET BİR İFADEYLE KÜRTLERİN, bilerek yada bilmeyerek göz ardı ettiği husus budur. Amaçsa; ulusu yok edip eski feodal yapıya, ağalığa, dönüşü sağlamaktır.Maalesef:(

Ulusculukla takım ruhunun ne ilgisi vardır peki?

Aslında cevap çok basittir. Sıradan bir futbol müsabakasında ki takımların aynı formayı giymesinin mantığı nedir? Elbette, kolletvizmi güçlendirmek, koordinasyonu max. yapmak ve sonuca en kısa ve mantıklı yoldan ulaşmaktır. Birlikte olmanın verdiği sinerji de cabası::)
  Sinerji ne demektir peki? Takımın ya da örgütlü bir topluluğun, yalnız bir bireyi, yerle bir etmesinin, sosyolojik ya da fiziksel ifadesidir. 2+2=5 dir::)şeklinde formüle edilebilir. nasıl olur bu peki?Bakınız şöyle; birlikte olmaktan doğan bir beşinci F kuvvetti vardır kİ, bu kuvvete sinerji denir.
 İşte ulusçulukdaa ya da bir spor müsabekesindeki takımda ya da bir okulda aynı formayı giyen öğrencilerde bu sinejiyi yakalamak için çalışır.
Velhasıl ulus devletten, takımlardan ve okullarda bebelere forma giydirmekten vazgeçmeyin. Bu bi sinerji! Sinerjiyi ziyan etmeyin!! Danger!
 21 . yüzyılın zaferine bireyin yalnızlığı değil sinerjiden doğan 5. Kuvvet, 5. Element damgasını vuracaktır. Bence öle valla:))Beşinci elemeti izlemyenler izlesin bu arada, çok feci güzel bi film net::)
 velhasıl;
Ulusculuktan uzaklaşmak, sinerjinin yok olmasını sağlaR ki; bu yerelliğin güçlenmesine, bi süre sonra feodalizmin şaşalı zaferinin geri dönmesine neden olur. Ve makus talih!Yeni ağalar, yeni feodalar beyler çağına hoş geldiniz. Ay çok feci!

1 Nisan 2015 Çarşamba

ADaLeT YarGıLanıYoR!!!-- Serbest PİyAsADA aDalet-


 AdaLEtSİz ADALET    



    Adaletin adili susmuş, cehaletin cahili coşmuş, deli ediyor süslü yalanlar sabah oluyor bitti masallar ne hoş söler Candan Erçetin bacım:))valla:)mesajlı türkü:))
Ama efendim mevzu o deil bakın mevzu ne.
   Bi süre önce kuvvetler birliğine gidiliyor! danger!!! yazıcığımı bulursam ekleyeceğim tekrara düşüyorum. valla:) Fakat bu sonuç şaşırtıcı değil hatta beklenen bi sonuçtur.
Kısaca mevzu şudur;
            Parayı çuvalla götüren, malum zat-şahane, kendisini herşeyin üstünde, kanun üstü, bi nevi halife, bi nevi tanrının dünyadaki gölgesi ilan etmiştir.
   Yasama-yürütme- yargıyı tek elde toplanmış, sağlanan kuvvetler birliğinin yumruğu,  hakimler ve savcılar yüksek kurulunu darmadağınık etmiş; yargının kafasına bir balyoz gibi inmiştir.
Zat-ı  şahane, tarafından atanan,  hakim/savcılar,  artık adaletin değil, zat-ı şahanenin  köpekleri olmuştur.  Eğer olmazlarsa şekilli bir şekilde, tutuklanarak, görevden uzaklaştırılarak ya da emekliye ayrılarak cezalandırılmışlardır.
         Ve sonuç, zat-ı şahaneyi, protesto ederken, (eylem her vatandaşın hakkındır)sokak ortasında kafasından kurşunlanarak öldürülen gençecik çocukların katilleri sokaklarda fink atarken, zat-ı şahenenin karikatürünü çizenler, adını ağzına besmelesiz alanlar, ona yumurta atma teşebbüsünde bulunanlar, hapse tıkılmıştır. Bu durumu farkına varan, iyi/kötü niyetli kişiler,  onun buyruklarını emir telakki eden, adalate kafadan dalmıştır.!!
Bütün mevzu budur. net.
    Yusus Has Hacip, zamanın sarmalından fırlayıp şöyle bağırdı!!. ADALET GÖĞÜN DİREĞİDİR! O çökerse gök yerinde duramaz  !
Çöküyoruz! cık...cık...hiç hoş deil.

28 Mart 2015 Cumartesi

mAvİ KuRT----- YıLaN YıLı------GöKBörü'nün KaFEse KapaTıLışı...

Türk Kadınının Attan İnip, Yatağa Girişi...

              Yılan yılı kuraklık, açlık, sefalet, soğukla çıktı geldi. Ağaçlar meyvelenmedi. Tabia  ana,
bereketlenmedi. Halk arasında huzurlukluk, dolaştı yayıldı. Ağam, atam, gardaşım, garındaşım, hakanın, müslümanın tanrısına inandığı sesi işitildi.Üstüne üstlük, fareler çoğaldı. Fareler çoğalınca bilinmez bi, hastalık farelerle birlikte çoğaldı.Veba rüzgar gibi yayıldı. Savaştan, kıtlıktan, açlıktan ve tanrının gazabı gibi hastalıktan, bunalan azalan, güçsüz düşen, halk huzursuzlaştı. Yiyecek azalınca, hırsızlık ortaya çıktı, bölüşülmeyecek kadar az et, bölüşülemeyeck kazdar az aş,  peşisıra hırsızlığı, huzursuzluğu getirdi.  Çaresizlik, ölüler kadar yığıldı, büyüdü.  Kılıçların sesi, değil tanrının gazabı sardı halkımı! Ağam atam gardaşım Teoman, gök tengri artık bizi korumuyor, ağıtlarımız duymuyor, dualarımıza kulak vermiyor dedi! Halifeyle gizlice fısıldaştı.
   Akbaşlıları topladım, kadınları, kişileri kocamışları, olanları anlattım.
Ağam, atam garındaşım, söz aldı dedi kİ; düşman güçlü, biz güçsüzüz, kılıçlarımız keskin değil, hedefini vuran okçularımız hasta,  atlarımızın çoğunun kesip yedik; bu savaşı kaybedeceğiz!!
Kaybetmek mi? diye bağırdım ona! Atam bilge kaan, aç halkı tok kılmadı mı, çıplak halkı giydirmedi mİ? Kutsal ötüken ormanından ayrıldıktan sonra,  kara-suyu göktengrinin yardımıyla aşmadık mı; demir kapıyı eritip, yıkmadık mı?
Kaybetmek mi?
Asla!...
ve onlara dönüp, dedim kİ;

 Karanlığın güçleri herşeyi yense bile; siz tanrının tarafında olun, savaşarak kaybedin!

     Sonra ordular toplandı, yılan yılının üçüncü ayının 12. gününde, karanlık günde 3 gün 3 gece kılıç salladık, öldük, öldürüldük, sonra durduk, geriye çekildik. Hakanım, ağam, atam, Teoman dedi kİ; halife elçi göndermiş, yeter savaştığımız barışalım diyor, başka çaremiz yok diye bağırdı sonra. devam edersek her şeyimizi , kaybedeceğiz!Güçümüz bitti, ölülerimiz dağ gibi yığıldı, savaş meydanlarına akbabalar üşüştü!ölülerimizi gömemedik bile!ruhları peşimizi bırakmayacak!

 Atam Kültiginin sesi zamanın sarmalında döndü durdu, kulaklarım da patladı.

 Ötügen ormanını terk etme,  gittiğin yerde kemiğin dağ gibi yığılacak, bey gibi, oğlun köle olacak, temiz kız çocuğun cariye olacak.Kölemenler diyecekler size!
Zamanın kapısını aralayıp baktım ona;
Ben var oldukça asla diye bağırdım.
 Ben var oldukça asla!

    Kızkardeşlerin, boyu uzun Burla, Barçin, Salur, Sabati Hatun, Künin Körkli, Kerçe Buladi, Kugatli Hanım "  atlarını  karakaplumbağanın peşine, kuzeye sürüp,  yollarını ayırdığında, onları ateş bekliyor  dedi!!!Seniyse kafes!!

      Atlarını aldılar onların, adlarını da! Kızkardeşlerine "cadı" dediler. Kutsal dağ başlıklarını,  "cadı başlığı" diyip yaktılar. Uçan atlarını,  uçan bi süpürge yaptılar,  ruhları için savaşan kadınlarımızı lanetlediler!Kızanlarına, onların kızanlarına, kırkgün kırk gece masallarında, kötü diye  anlattılar. Kristiyanın oğulları,   şehir meydanlarında, büyük kalabalıları toplayıp, büyük ateşler yakıp,   onları canlı canlı yaktılar!

  Bi şahin oldum gördüm, bi kuzgun oldum gördüm, bi kurt oldum, işittim feryatlarını!

    Seniyse bi hayvan gibi kafese kapatacak, Muhammedin oğulları! Adlarımız yer-sudan silinecek, kutsal anamız, Ak-anamızın adı; önce düşünceden, sonra dillerden, sonra taşlardan silinecek!
 Ben var oldukça asla diye bağırdım yine!!
  Ben var oldukça asla!!!

Hain, Çin'in ipeği gibi, arabın şarabı, keyifli dumanı, kalça kıvıran kadınları var!

 Bir şehrin meydanında yanmayı mı, yoksa bi kafeste ölmeyi mi  seceçeksin Gökbörü?

Ölümlerden ölüm beğen!
     Ak-ana sudan, kara-hanı var edip,  bizi yaratmadı mı? Kutsal ağaçın kolları dokuz kat göge ulaşmadı mı? Dokuz ağaçın dalında dokuz kişi yaratıp onlardan çoğalmadık mı?
 Toprak bizi esir ettiğinden beri ağaçlar uçamaz!

    Biz toprağa gömülmeden çok önce, zamanın ve karanlığın gözlerimizi kör etmediğinden önce, tanrı rüzgar tohumlarımızı kanatlandırmış da, bi yüzyıl, kara gökde öylece uçmuşuz.

   Ve ansızın, rüzgar gidince, bi kara delik içine çekmiş bizi,  karanlık bi toprağın böğrüne gömülmüşüz.Düşer düşmez toprak, zincirlerini takmış boynumuza ve sonra gelzaman, gitzaman, zincirlerimizi kökümüz sanmışız.

 Yersu, "insan ağaçların toprağıdır" 

Dünya, bizi esir ettiğinden beri, insanlar uçamaz.
                                                                                        - kutsal yazılı taşlar----beşinci kitap---
 

   Ağam, atam, gardaşım, garındaşım Teoman söz aldı dedi kİ,; Gök tengri ağıtlarımızı duymadı , kurbanlarımızı almadı, kutsal ötükenden bizi kovdu!  Ne yaptıysak yurdumuzu korumadı! Ağıtlarımızı duymayan, kurbanlarımızı almayan, yurdumuzu korumayan gök Tengriye inanmam artık dedi, ! artık ben halifenin tanrısına inanırım!
Halkımı da inandıracağım; onlara da; hak dini öğreteceğim.
   Halifenin tanrısı adil değil diye bağırdım!, o bi bi tanrı bile deil, erkeklerin koruyucusu! Yersuyun üstünde nefes aldıkça,  kutsal ruhum göge uçmadıkça,  halifenin tanrısına inanmam dedim!!
Ey Türk eşitlikten ayrılma! diye bağırdım!
   Hiç bir bilek bükemezdi bileğimi, ve hiç bir düşman yememezdi beni; ama hiç ummadığım yerden yedim hançeri, sırtımdan ! ağam, atam, gardaşım garındaşım sırtımdan hançerledi beni. Akbaşlıları çağıralım soralım diye bağırdım!!
    Hepsinin, akbaşlarını kılıçtan geçirdim dedi. Hain halife gibi  ben Tanrının dünyadaki gölgesiyim diye böğürdü!

Banu çiçek diye haykırdım!; sen bizim hanımımız, bu zulme dur de!
    Neden bana Banu çiçek diyorlar, sana Gökbörü biliyor musun dedi. At üstünde, olmayı hiç sevmedim! Sen, Teoman ve onun sonsuz aşkı, Aybükeyle at koşturduğnuzda sizden hep nefret ettim. Ben ocağımı yakacak, aşı kaynatacak hizmetcilerim olsun, sarayım olsun, kollarım altın bileziklerle dolsun istiyorm. Atını bozkıra sürüp, mutlu olan sensin Gökbörü ben değil! Ben ocağın başında, hakanın kucağında mutluyum!! Üstelik sürekli attan düştüğüm için benimle alay ettiğiniz günleri de unutmadım diye bağırdı!Şimdi de, halife seni eş olarak seçti! Birinci kadını olacaksın! Artık bi tahtın olacak!mutlu olmalısın! dedi. Bi kişinin tahtı atıdır diye haykırdım!!
 Ve onlara dedim kİ;

Ruhum göğe uçup, bulut çöktürmeden, Gök tengrinin adını dilimden  Ak ananın gücünü  yüreğimden, nefes alan hiç bi canlı alamaz!

 Sonra zaman duruyor! Zaman geriye fırlıyor!
Camoka diye bağırıyorum! Onu öldürmeyin, ! Moğol kurdu,  atını bozkıra sürmelisin, geriye fırlamasın,  geriyeee, beni bırak, yurduna  dön Camoka! Beşbalığa, Ötüken ormanına!! sana özgürlüğünü verdim!

Camoka ses aldı dedi ki;
sen benim geceleri ayım, gündüzleri güneşimsin.Ay gökten düşer mi?güneş yok olup söner mi? o vakit ben, seni bırakır giderim. Sana özgürlünü verdim diyorsun;  sen verdin de , ben aldım mı?Ben senin esirinim.Şimdi, sonra ve sonsuza dek. Görülmüş müdür, bir kurdun sürüsünü terk ettiği?

Camoka moğol kurdu! gökbörünün gölgesi!

Camaokanın kesik başı koynumda öylece dönüyorum, zamanda, sesten hızlı, sesten  sessiz!

Sonra atam kültigin çıkıp geliyor akbaşlı atıyla, dörtnala;
 Üflüyor kulaklarımıza...
Könilik(adalet),
Ey Türk adaletten ayrılma!
Uzluk(iyilik, faydalık)
Ey Türk, iyilikten ayrılma!
Tüzlük(eşitlik)
Ey Türk eşitlikten ayrılma!
Kişikik(insanlık)
Ey Türk insanlıktan ayrılma!

   Kitaplarımızı, kutsal kadınlarımızı, kızlarımızı yaktılar, kutsal yazılı taşlarımızı yıktılar!  düşünceyi, önce dillerimizden sonra, zihinlerimizden söküp attılar..

Bi şahin oldum gördüm, bi kuzgun oldum gördüm, bi kurt oldum, işittim feryatlarını!

 Böyle başladı zulum...




15 Mart 2015 Pazar

BeBek YÜzLü KaTiller!! DanGer!!

Teröristlerin ve Sahte kabadayıların toplumları susturduğu bi çağa, selam duruyoruz!! maalesef!

        Seçmek, seçilmek hakkı, toplum var olduğundan beri, insacıkların keşfettiği en yaşanabilir haklardan biridir. Doğruyu bulak için seçim yapılır, yanlışı bulmak için de.
Aşağıdakilerden hangisi doğrudur derken, misal,  -hiçbiri şıkkının  cevaplardan kaldırılması üzerinden de çok zaman geçmiştir. Eğer doğruyu, şıklar arasına koymazsanız haliyle herkes yanlışı seçecektir ya da doğruyu bulamayacaktır:)))aha düz mantık!!
  Neyse efendim mevzu o deil bakın mevzu ne.
    Yine bir seçim arifesinde;  gelişmemiş ülkelerde, topallayarak giden demokrasinin,  arkasından koşturacağız elbette. Peki demokrasi, bi türlü gelişmeyi beceremeyen, üçüncü dünya ülkelerinde,  neden sürekli topallıyor? Seçim sonucunda seçilen zat-ı muhterem, seçim sonuçlarını neden, PADİŞAH seçildim, sanrısına bağlıyor.

     Her işin başı "İNSAN" :))İşte bundan!!! Kendini her şeyin üstünde gören ve bu düşünceyi ümmetine inandıran,  bi halife edasıyla salınan, kendini tanrının dünyadaki gölgesi sanan,  cıkss..bu kanun olmamış kanunsa, ben onu hoop diye çıkartırım, kaldırın ellerinizi ulan vekiller !!diyen, ŞERİATI kanun yapan, sonrada alın siz kanun,  herkes uyacak diye nara atan;  padişah,  payidahta ölene kadar kalacağı hakkında da yakında kanun çıkarabilir:)))  ay oldu mu size KANUNİ:))ha ha..çok hoş.)
 Fakat durumun vehameti bununla sınırlı değildir.
   Nara atan kabadayının, teröristlerle, anlaşması sonucu oluşturduğu, ittifakın gücü hele, küçümsenmeyecek kadar çoktur:) net.

 Ve bu ittifakı oluşturuken bakın nasıl bi strateji izlemiştir:)

   Çoğunluk bi katili affettiğinde; "katil" katil olma; suçundan azdedilebilir mi?
      Serbest piyasada suç ve ceza mevzusunda, suçun cezasız kalmasını, çoğunluk sağlayabilir mi? sorusuna cevapcık aramıştık:) Olmaz mı olabilir:)) Misal; 90 larda Amerikada ki sımpson cinayeti,-kısaca özet geçeyim- siyahi 2 çocuk babası Sımpson karısını ve sevgilisini sokak ortasında kurşunlar ve arabasına atlayı kaçmaya başlar. polis helikopteri arabasını takip eder ve Simpson yakalar.Fakat gelin görünkİ, güçlü, zeki, entrikacı ve paracı, avukatlar olayı siyah- beyaz  ırkcı, çekişmesine çekmeyi başarır. Ve siyahi halk sımsına özgürlük diye sokaklara dökülür. Ve çoğunluk bi katilin suçsuz olduğuna karar veriri:)) ha ha...çok hoş.)
Velhasıl mazlum halkım, da bu seçimler de benzeri bir olayın,  seçimini yapacaktır.

     Mazlum halkım "katiller" bebek yüzlü olunca, onların katil olmadığı sonucuna varacak mı? Bu bi muamma ? bekleyip göreceğiz:))
ay çok heycanlı:))
Neferteti mazlum halkını selamlar...


2 Mart 2015 Pazartesi

SeRBesT PiyAsada ÖLdÜRME HaKKI !!

 SeRBeST PiYASaDA SUÇ VE ceZa...

     Serbest piyasanın; bırakınız yapsınlar bırakınız mm..ksinler felsefesinin şaşaalı zaferinden sonra, toplumun her katmanında,   arz ve talebin birbirini sınaması ve sonunda dengeye gelmesi gibi, bireylerin de  karşılıklı memnuniyetleşmeleri sonucunada bi anlaşmaya varması  ve bunun akabinde  de, toplumun dengeye geleceği,  kısaca huzuru bulacağı,  yanlış kanısı yayılmaktadır:) danger!!!!

   Gelgelim mazlum ülkemdeki, serbest piyasa yansımalarına, geçenlerde metroda çalışan bir işcinin, karnına geçen demirle fotoğrafını görmüşsünüzdür. Buradaki kaza sıradan bi olaydır ama gelin görün ki, g.tüne geçen demiriden şikayetçi olmayan işci,  kısa bi süre sonra ist.büyük şehir belediyesinde işe başlamıştır.

Ama efendim, mevzu O deil, bakın mevzu ne:) 

     Sözleşmeler, serbest piyasa inancının, kutsal kitabıdır. Ve her iki taraf ayetlerin ne olacağına karar verebilir . Ama burada esas soru şudur. Soma kazasında ölen 301 işcinin yakınlarına bi ev bi araba tahsis edilince, "ölen ölür kalan sağlar bizimdir "desturundan yola çıkan serbest piyasacı, suçlunun cezasız kalması karşılığında bi nevi, "öldürme hakkı" kazanmıştır.Öldürenler, alkışlarla karşılanır ve ölenlerin yakınları hak ettikleri evlerin anahtarlarını şaşaalı bi törenle alırlar.

 Peki "öldürme hakkı"  ya da" yaralama  hakı" bi sözleşme çerçevesinde legal sayılabilir mi?

      Söylemde kesinlikle hayır!  ama eylemde  kesinlikle evet.! Piyasada görünen o dur kİ, işçi A.K g.tüne demir girmesinin, aslında ona allahın bi lutfu olduğunu kabul etmiş, bu hayırlı olay sonucunda ömür billah çalışsa elde edemeyeceği bir işin belki de bir evin sahibi olmuştur.
Ve tüyleri yolunmuş tavuk, koşarak stalinin bacakları arasına sığnır:)-stalini tavuğu-

  Sonuç; serbest piyasada yeni kişisel haklara bi tane daha eklendi!

 Kız hukukcu yaz bi kenara
 yeni Türkiye,
 yeni anayasa,

"öldürme hakkı" yasallaştı.

     Her ikitarafın rızası mevcutsa ve bu rıza bi sözleşmeyle ayetleştirilmişse "öldürme hakkı" her (zengin)vatandaşın,  hakkıdır.

M-s-2015- yer - ortadoğu- YENİ TürkiYE
 Tabletlere yazılsın!

 Neferteti mazlum halkını selamlar



27 Şubat 2015 Cuma

MAVİ KuRT------BaLık yıIı----ULUU cILI


 Türk'ün Müslümle Vuruşması...     

Türk göçüyor..
Zaman göçüyor....
Önce geçmişe fırlayıp, sonra gelecek oluyor.
        Ötügen ormanını terk etme! vardığın yerde kanın su gibi akacak; kemiğin dağ gibi yığılacak! Bey gibi oğlun kul olacak, temiz kız çocuğun cariye olacak!
 Böyle bağırdı zamanın sarmalında dönüp duran ses!!
    Atam kültiginin sesini duymadık, törelerini hiçe saydık;  çünkü aç kaldık, açıkta kaldık...
 Bi yüzyıl yürüdük..
Bi yüzyıl daha..
Güneşin doğduğu yerden öldüğü yere kadar, bi nehir gibi aktık.
 Zamanda yol aldık,
  göçtük, savaştık,  çoğaldık, azaldık,öldük, öldürdük .Düşman sadece kişi değildi, soğuk düşmandan fena idi, fırtına, yağmur,  açlık ve tanrının gazabı gibi  hastalık, herkese ve herşeye rağmen, yine de yok olmadık,  yürüdük, durmadık.

      Ve sonunda, uçsuz bucaksız bi duvarla karşılaştık. Demirkapı diya bağırdı atlılar!!!Güneş arkasında öldü , saklandı. Güneş gitti; biz öylece kalakaldık, görülmedik, geçit vermez karanlık dağlar gibi dikildi karşımıza!  Hiçbir kılıcın işlemeyeceği  kadar güçlü, mızraklarımızın delemeyeceği kadar sağlam ve oklarımızın ulaşamayacağı kadar yüksek ve sonuna varamayacağımız kadar uzun!

Biz durduk, oba durdu, yaşam o vakit durdu.Bi yüzyıl sonra ilk defa durduk.

 Atam, ağam, gardaşım, garındaşım, Teoman, buyruk verdi.
 Ey halk toplanın dedi.
Kadınları, adamları, kocamışları, oğlanları,  köpekleri, kızanları, atları, ruhları, toplayın dedi.

Sonra geldi, hepsine teker teker sual etti.

Demir kapıyı aşan yok mudur?  Sesi gürledi, çaresizleşti,  kalabalıklar sessizleşti, sessizlik, çoğaldı eksilmedi.
Bi şahin oldu,   kondu omzuma!

Gökbörü  dedi, demir kapının arkasında ne var?
Gök tanrının bize vaaddettiği topraklar ordadır kesin.

  Demirdağla, kuşanmış yurttan, Ergenekondan, senin kutsal anan bizi çıkarma dı mı?

  Bilge Kaanın ruhunu çağır sor, atalarımızın ruhlarını çağır sor, seninle konuşurlar, demir kapıyı açmanın bi yolunu bul; çıkar bizi burdan,  Gökbörü! dedi.

Vaktimiz azaldı, karanlık güneşi kapatmadan...

Biz kırkyıl duvara baktık, öylece baktık!

Toprak çatladı, ağladı, gitme vakti geldi çattı, otlaklar kurudu.

     Ve o gece, ulu atam, bilge atam, dedem korkut, geldi oturdu rüyama. Gök tengrinin suları nasılda çağlıyor dedi. duymuyor musun sesiini?
     Daha hiç bi şey yokken, Tanrı Karahanla su var idi.Karahandan başka gören, sudan başka görülen mevcut değil idi. Karahan yalnızlıktan sıkılıp ne yapacağım diye düşünüverdi .O vakit su dalgalandı. Sudan Ak-ana çıktı. YARAT dedi! YARAT! YARAT!!!

 O vakit bildim diye bağırıp ter içinde uyandım!!!

Sarı ırmak!!!

  Soluğu, Hakanım, ağam atam, garındaşım, otağında aldım ve bağırdım dedim ki ; bi yolu var bu duvarı delmenin bi yolu var!!!.Karahanın nehrini gösterdim ona, nasılda öfkeyle akıyor gördün mü?  İdil, diyorlar ona, onun suyu güçlü, bizim oklarımıdan, kılıçlarımızdan, tannın gazabı saklı o suda. onun güçü bizim güçümüz olsa; nasıl dedi?
 Suyun gücünü alacağız dedim. Yine mi diye bağırdı, öfkeden gözleri büyüdü,  kızardı!

 Sen küçük bi yavru kurtken bozkırda; o karanlık fırtınalı gecede, göktengrinin ışık kılıçını çalmaya çalışmasaydın, belki de....öylece öfkeyle baktı bana...

  O yıldırım gökten bize Tengrinin armağanıydı Teoman dedim!  gazabı değil!!!Onun ışığını saklayabilseydik, onun ateşini koruyabilsek bi yüzyıl aydınlatırdı bizi! geceleri bile belki de! ondan güneş yapadık!! ondan bi ay yapardık.Geceyi gündüze çevirirdik.

   Kutsal ağacımzın dalları göğe uzandığında, yıldırımın ateşi, yüce başını, saçlarını yakıp kül edecekti, at kıllarından kalın ipimi geçirip boynuna, diğer ucunu, da geçirdim topraga, böylece ateş toprağa aktı!Toprak ana bağrında saklar ateşi, toprak, bütün ateşleri söndürür!!dedim.

Gök Tengriyi kızdırdın, Gökbörü!! üstümüze ölüm yağdırdı! Kutsal Yer-su ya saygı duymuyorsun!!!Yıldırımları  yakalamaktan, tanrının kutsal suyunu, hapsetmekten vazgeçmelisin! yeter!! diye bağırdı kükredi. Hanımı,  banuçiçek, elini tuttu, omzuna dokundu, söz aldı dediki; Teoman, sen Türkün hanı, ben de senin Hanınım,  denemesine izin ver.!!

  Yoksa zaman, halkımızı, öldürecek, adlarımız, önce taşlardan, sonra yer-sudan silecek. Savaşmadan halkın yersudan yokolup, gidecek. Oysa tanrı gibi, zaman gibi ölümsüz olacak Türk! 
Gördüm,
 bildim
 bi şahin oldum gördüm, bi bulut oldum gördüm, bi yıldız oldum gördüm, bi kurt oldum işitttim onları...

      Ben mavi kurt; halkımı topladım kırk yıl kazdım, kazdırdım, kutsal suyun yolunu, duvarın en zayıf noktasına çevirdim. Atlarımız öldü, öküzlerimiz, kişilerimiz öldü, ölülerinimizi gömmeden,  kazdık.Kırk yıl kazdık ve nihayet, gök tanrı sesimizi duydu; çabamızı gördü, fırtına dindi.  Balık yılının, beşinci aynının onuncu gününde, bentleri açtım, Bentleri açmak için kutsal ağaçın 40 kızından 40 oğlanınıdan gönderdim.  Cesaretleri yürekleri kadar büyüktü. Öfkeli tanrının gazabı gibi aktı su, bağırdı, ağladı, çağladı, 40 kızın 40 oğlanın canını uçurdu göge o an;   çarptı duvara, aktı su, çarptı duvara. Demir duvar zayıfladı, incendi hastalandı .Büyük bi cehennem gümbürtüsüyle çöktü sonunda. sular özgür kaldı ve işte uçsuz bucaksız verimli topraklarrrrrrrr, göz alabildiğincee yeşil, göz alabildiğince  bereketli , herkese yetecek kadar, otlak var diye bağırdım!

 başardık!!!

      Sevinçli, mutlu günler, uzun sürmedi. Balık yılının, onbirinci aynın beşinci gününde,  bi adam kocaman ordusuyla dikildi karşımıza. Ben halife harun reşit  dedi. Bu topraklar benimdir. kocaman gözlerimi açıp baktım onlara, bu kadar geniş, tanrının toprakları sadece 1 kişinin olmaz dedim.
 Ben Gökbörü  ukokun prensesi. Tanrının topraklarını bölüşmeliyz ! halkım aç, susuz, atlarmız zayıf düştü, bu otlaklar bundan böyle Türk'ündür dedim!!

     Bi kadını, karşıma kişi diye almam, konuşmam, sözüne kanmam dedi.Kadın m.kmek içindir geceleri yatağımı ısıtmak içindir. Ve zamanı gelinde soyumu sonsuz kılmak içindir.
 Duydum ki dedim; müslüman bebeyken oğlanların m.kini kesermiş,.Şimdi  kalan m..kini kesip ağzını tıkayacağım  kİ; konuşmadan önce, düşünmeyi öğrenesin Halife!!!

 Bi kahkaha atıp, öfkeyle baktı, bana; Ordunu kılıçtan geçirmeden, bu savaşası kazanacağım dedi, seni de günde beş vakit Allahın emri ile m..kecem!

Gök Tengriye and olsun ki dedim; töreni yöreni yok edeceğim!

   Böyle başladı zulum...

9 Şubat 2015 Pazartesi

MAVİ KURT-tavşan yılı


 DEMİR-İZ(tomris)
 
Zaman zıplıyor,  zaman geriye fırlıyor, önce geçmişe savrulup sonra gelecek oluyor.
    Zaman göçüyor...
       zaman kayıyor...
M.Ö 7 .yüzyılda duruyor.
yer- maveraünnehir
  Geyik avlayıp, tavşanları yakaladığımız o güneşli, günlerin sonuncusunda; tavşan yılı, felaket, zorluk, kıtlığıyla çıktı geldi.

 Şaman ana ateşe üfledi, dualarını etti,

   Gök tengri oğlaklarımız kuzulasa ne olur!  Bu aylı güneşli ayaz hanımız, bu taşlı altayımız yeşerse ne olur. Oğlanlarımız kızlarımız büyüse, çağallansa, ne olur. Ak başlı dağlarımız soğuk üfelemese ne olur. Ölümsüz hayat diliyoruz. Sönmeyecek ateş, ocak diliyoruz.Yer üstünde, yüzünde ne kadar halk varsa, o kadar iyilik ver.Gök tengri sesimizi duy, bize kulak ver!

Davulu çaldı, çıngırağını çınlattı, al atını kurban etti.

     Kurt nefesli, dağ göğüslü, atam Alp-er tunga,   koyunlarımıza dadanıp, ağıllarımızı basan, beşikteki bebelerimizi çalan, o uğursuz parsı avladığında,  dedem korkut ona bi ad verdi, ona tunga dedi, parsın avcısı.

Alp -er tunga erlerin efendisi. Ak başlı atıyla çıktı geldi,

 dedi kİ; madem ki ben hakanınız oldum; ordumuz kargıları demirden bir orman, Gökyüzü otağımız, ve Gün ana tuğmuz olacaktır.

   Altundağ- gökyüzündedir, dokuz rüzgarın keşiştiği yerdedir. Kutsal canım, göğe uçunca; altundağ ancak o zaman ,benimdir,  ama demirdağ yeryüzündedir.
Yeryüzünde olan her şey, kişinindir, hepimizindirdiyip,
     Ordu yürütüp, gece gündüz yedi zamanda, susuzu geçti. Atını Persin üstüne sürdü.  Tavşan yılınnın 12. gecesinde başlayıp  20. gününe kadar  sürdü cenk.
Alp er tunga,  O yiğit bahadır, yürüyünce bozkır sallanır, konuşunca davullar çalınır sanır, alp er tunga sadece yiğit deil, ayrıca bilge,
  Tunga Alp Er Kağan ne diyor işit. Bak, gör, bilip söylemiş o bu öğüdü. İnsan kalbi ettir, bozulur gider. Ey insan, onu çok iyi kolla.

Kılıçı sert, kalbi  bahadır Tunga,

Yiğitce savaştı, persi yere serdi. Bir kısmını, da inci ırmağına döktü.

        Persin zalim hükümdarı, yenilmeyi hazmedemedi. Oğlu siyavuşa kötülük etti, siyavuş atasına öfkelenip persi terk etti. Türk yurduna sığındı.

 dedi ki; duydum Türk bilge bi hakan edinmiş. Bahadır Alp-er tunga, bana yurdunda yurt aç.
Alp -er tunga,  savaşcı siyavuşu dost bildi. Ona bi yurt verdi Siyavuş, Alp er tunganın küçük kızı  umayhatuna tutuldu. 40 gün 40 gece düğün ettiler. Ateşler yakıldı, kazanlar kaynadı, atlar, develer, koyunlar,  kurban ettiler. Tavşan yılının üçüncü ayında, uğursuzluk gitti, şenliklendi yurt.  Bozkurt bereketlendi.
    Milletin karnı tok, . sırtı pek idi. Alp-er tunga  halkın güneşi idi.
Güneşli güzel günler, uzun sürmedi .Zaman göçtü, siyavuş güçlendi, kurt oğlunu bacakları arasına aldı, ona atasının adını verdi, keyhüsrev dedi. Dedem korkut'un ona bi ad vermesine izin vermedi. Alp-er tunga töreye uymadığını duyunca öfkelendi. Öfkesi demir dağ kadar büyüdü, çoğaldı dinmedi sonunda siyavuşun başını aldı. Töremi kabul edip geldin siyavuş dedi şimdi ona karşı duramazsın!

     Siyavuşun canı göğe uçtu. Ama kara bi bulut yurdu kapladı. Umayhatun saçlarını kesti, yemeden içmeden kesildi. At binmedi, ava çıkmadı. Zayif düştü, oğlunu koruyamadı, kollayamadı. Kara haberi duyan pers atası, bi gece umayhatunun otağına gizlice girdi, kollarından oğlunu çaldı.Umayhatun böğürdü, elleriyle dizlerini dövdü. Saçlarını yoldu. Yüzünü yaraladı. Yavrununu kaybeden bi kurt gibi uludu. Ama fayda etmedi.


     Pers, sinsi düşman!!  Umayhatunun oğlunu, Alp-er tunganın torununu, çaldı,  siyavuşun tohumudur diyip, onu kendi tahtına oturttu.

   Sonra zaman durdu, akmadı, çağlamadı, Umayhatun hatun oğlunun çalınışının 40. gününde göğe uçtu, bulut çöktürdü. Henüz daha cahıllık müçesindeydi, doğumunun üstünden yirmi bahar geçmişti. Yuğ töreninde Alp- er tunga, O yiğit bahadır kükredi yemin etti. Gök tengri üstüne and olsun ki dedi; hain pers ülkeni yok edeceğim!

      İki ordu uçsuz bucaksız bozkırda karşılaştı. İnci nehri yine kana bulandı. Ölü ruhlar, gökyüzünü kapladı. Yenilmez yiğit alp-er tunga yine yenilmedi. Düşmanı topraga gömdü. ruhlarını göğe uçurdu.
Tam o sıra düşman aman diledi. Yiğit alp-er tunga; baş eğenin başı kesilmez dedi.

Uzattığı kolu tuttu.Düşmanın evine misafir oldu. Sunduğu kımızı içti. Al-er tungayı, oklarıyla öldüremeyeceğini bilen hain pers, onu bi korkak gibi zehirledi.Yiğitlerini kılıçtan geçirdi.

    Kara haber tez yayıldı. Türkün yurdu  karardı, yiğitlerin yüzleri sarardı. Gören gözleri görmez bilen akılları bilmez oldu.
 Şaman ana ağıtladı.
 Alp-er tunga öldü mü
ıssız acun kaldı mı
korkak öcünü aldı mı?
emdi yürek yırtulur
 deyip, ağlaştılar, yiğitler. Kızanlar, çocuklar, kuzular, ağlaştılar.  Ağıtlarını duymayan kalmadı, zamanı delip geçti, bi mızrak oldu geçti, bi kargı oldu deldi, ışıktan hızlı ilerledi, yok olup gitmedi demir gibi, ses güçlendi, bi yüzyıl, bi yüzyıl daha, zamanınnın saramalında ses döndü, durdu, yazıldı, okundu, kulaklara üflendi, taşlara kazındı.  Taşlar devrilince,  kağıtlara;  kağıtlar yakılınca,  zihinlere yazıldı. ses yok olmadı, şimdi ve daha sonra, sonsuz zamanda yol aldı.her şeyden önce ses var  idi.Ve ses bi yüzyıl sonra, küçük bi kızın kulaklarında patladı.


bi şahin oldum gördüm, bi kuzgun oldum gördüm, bi kurt oldum işittim onları..

Türkün yurdu atasız kaldı. Ocakları tütmez oldu, sürüleri başsız kaldı.Ta ki bi yüzyıl sonra,  pars yılının 9. gecesinde  dolunayın ışığı, yurda vurduğu, o ulu gecede, ateşe su döküp baktIı şama ana. Alp-er tungayı gördü. Ak başlı atını bozkırda dört nala sürüyor. O sırada gökten simurg inip kucağına bi bebek bırakıyor. Şaman ana muştuladı. Bu bir kız!! Bi savaşcı rahibe.
  Nihayet Alp-er tunganın öcünü, persten alacak bi can, düşüyor anasının bacakları arasından, düşer düşmez yapışıyor toprağa.
    Şaman ana ocakta ısıttığı kurtbaşlı demiri, bastırıyor, omzuna, tamgalıyor onu. Ne kadar büyüsende, kaybolsanda, çalınsanda , tanıyacaklar seni tomris diyor, demir-iz ... urukun prensesi...

ve üflüyorlar kulaklarına.

Könilik(adalet),
Ey Türk adaletten ayrılma!
Uzluk(iyilik, faydalık)
Ey Türk, iyilikten ayrılma!
Tüzlük(eşitlik)
Ey Türk eşitlikten ayrılma!
Kişikik(insanlık)

    Bi yüzyıl  sonra tomris ak başlı atının üstünde, arkasında  kargıları, demirden bi orduyla persin üzerine yürüyor. 7 gün 7 gece at sürüp susuzu geçiyor.

Ve güneş bozkırı terk edene kadar; pers ordusunu tıpkı büyükbabası alp-er tunga gibi,  tarümar ediyor.
  Ama hain bir ok altından zırhını delip geçiyor.Hünüz cahıllık müçesinde, henüz 17 sinde,  altından zırhıyla, o kutsal yuğ töreniyle, tıpkı atası gibi ağıtlarla, kurbanlarla,  gömülüyor. 

Zaman kayıyor, kutsal şehrimiz kumlarla örtülüyor, susuza dönüyor.

Kaydı zaman. M-S - 1969 durdu.

Buldum diye bağırdı arkeolog.

 Toz içinde, kurganına atlayıp. 3800 yüzyıl sonra seni buldum! Altın elbiseli adam! Nihayet seni buldum. Ama neden bu kadar küçük cüsselisin sen?  O bi adam değil  diye, haykırıyor kendine!!. o bi kadın!! savaçcı bi rahibe.!!
O bi kadın!
Zamanın perdesini aralayıp seslendim ona.

Uyan tomris, uyan demir-iz!
Artık zihnimdesin....
sonsuzlaştın...

Hamiş.: Isık kurganına bulunan altın adam, mumyasının aslında bir kadına ait olduğu iddia ediliyor.

Kaynak- Arkeolog  jeannine davis kimball(savaşcı kadınlar)


1 Şubat 2015 Pazar

MaVİ KuRt - PARS YILI-

 AYBÜKEnin GÖĞE uçuşu

 Zaman dört nala koşuyor...
Kah bi şahin oluyorum, kah bi kuzgun, kah mavi bi kurt, kah bi uğursuz rüzgar,  kah ışıktan hızlı bi ses, kah bilinmedik nefes, kayıyorum zamanda...

Kaydı zaman, M-S-10. yüzyılda durdu-yer ötüken ormanı-

       Aybüke; Ay-hanın prensesi, ağam, atam, gardaşım Temuçinin hanı;  hanımı, yoldaşı. Yokluğunda yurdun korucususu, tuğun sahibi.Tahtının, bahtının, gönlünün, sol tarafı.
       Anasının bacakları arasında düştüğünde pars yılıydı. Geceydi, yiğitler otağın etrafını sardılar. Kötü ruhları kovalamak için davul çaldılar. Otağın içine bi kazık koydular. Kazığa ipler bağladılar.İplere tuttunup ayakta, ağzında tahta bi kaşık, böğürüyor bir kadın. Bi şahin oldum gördün, bi kuzgun oldum gördüm.
    Ayın kutsal ışında doğdu Aybüke.Şaman ana bağırdı  bu bi kız. Savaşcı bi rahibe !Kocamanlar, akbaşlılar uludu. Pars yılında doğan kızlar huysuz olurmuş, başeğmez, söz dinlemez,  bi pars gibi asi olurmuş.
Bacaklarından tutup iki yana salladı, rahibe ana onu. Ay bebe uğuldadı, çırladı.
Anasının memesine dadandı. 6 sında at sürdü,  ok attı, ava çıktı.

Kaydı zaman oğlak ayının 21.gününde  durdu.

       Oğlak ayının en güzel, en güneşli gününde, al taylar sıralandı bozkırda. Şamanlar tütsülerini yaktı,  çıngıraklarını çınlattı .Kazanlarla et pişirilip dağıtıldı, kımız su gibi aktı. O ulu gün gelip çattı.
  Sığır yılının üçüncü ayının 21 . gecesinde, gündüzün geceyi yakaladığı o ulu günde,  Gök Tengri, oğlakları yavrulattı, bereketi, yeniden yeşertti. Kızlar oğlanlar, genç tayların, üzerlerinde bozkırda sıralandı. Kutsal ateş, okunu göğe fırlattı. Yarış başladı. Aybüke, alaca atını bi yıldırım gibi sürdü. Ağam, atam, hakanım Temuçini, geride bıraktı, hepimizi geride bıraktı. Timuçin öfkelendi; öfkesinden al atını tekmeledi. Kocamışlar akbaşlılar ayıpladılar onu. Kağan babam, bilge babam, onu yanına çağırdı, azarladı. Sen kİ; benim varisim, sen ki; canım göğe uçunca, bu halkın kağanı olacaksın, kutsal atamız, Kültiğinin kutsal yazılarını, öğütlerini aklından çıkarma. Ey Türk adaletten ayrılma!!  Sizi eşit güçlü atlara bindirdim, eşit yerlere kondurdum. Ama sen kaybettin ! Şimdi toyunu başından çıkar ve Aybükenin başına tak. Çünkü onun hakkı. Han olsan da,hakan olsan da, Acunun hakimi olsan da, unutma!Sakın unutma.!
 Ey Türk eşitlikten  ayrılma!

     Üçümüz uçsuz, bucaksız, sonsuz bozkırda, alaca tayların üstünde, öylece durduk. Şaman ana, dualarını üzerimize üfledi. davullar vuruldu.Ateşler yakıldı.
Kağan babam;  Timuçinin;  ağam atam gardaşımın, başından tuğunu çıkarıp Aybükenin başına taktı Tuğu sivri başlığına, geçirip, obayı selamladı Aybüke. Timuçinin kulağına fısıldadı. Tuğu benden hiç bi zamana alamazsın Temuçin. O artık benim. Bi kurt oldum işittim.Bi kuzgun oldum gördüm.Timuçin öfkeden deliye döndü;  al atını kutsal ormana sürdü.

 Zaman göçtü, çok zaman göçtü, altaylarımız büyüdü, bozkırımız hala bereketli ve yeşil idi.

 Aybüke büyüdü, yeşil çayırlar gibi yeşillendi, Ay gibi ışıldadı

      Kağan babam, yaşı olgunlaşınca, atam, gardaşım, garındaşım Temuçine dedi ki, ey oğul, benim kutsal canım göğe uçunca, Türk'ün Kaanı, sen olacaksın. Senden sonra, bi sen yaratmanın vaktidir. Kendine bi han seç, kendine bi hanım seç. Biz, kocamış akbaşlılar, Banuçiçek senin için uygundur deriz. Yün eğerir,  otağını, ocağını sıcak tutar, ateşini harlar, soyunu uzatır. çoğaltıR. O bozkırın kutsal çiçeği. Onun da rızası vardır.

      Ve Timuçin durdu, sustu, mühlet istedi.Akbaşlılar, kocamışlar, Timuçine mühlet verdiler. 9 gün 9 gece kutsal ormana gitti, düşündü. Sonra bi gün çıkıp geldi dedi kİ; benim hanım Aybüke olsun isterim.
O bi kurt diye bağırdı bilge babam.Savaçcı bi rahibe. Sizi bildiğimden beri dalaşırsınız. Otağında durmayacak, ocağını harlamayacak!!Kurtlar dedi Temuçin, ilk defa bilgebabamın sözünün üstüne söz söyleyip, "kurtlar kurtlarla çoğalmalı.

    Aybüke,  alaca atıyla geldi,  Temuçin ilk defa atından inip Aybükenin atına bindi. Ormana doğru dörtnala gittiler, Kutsal ötüken ormanına...


      Dokuz ay 10 gün sonra Aybükenin bacakları Arasında Oğ-uz düştü .Düşer düşmez yapıştı toprağa. Gök tengri verdiğini aldı, aldığInı geri verdi.  Aybükenin canı göge uçtu, görünmezlere karıştı. Ağam, atam, gardaşım, garındaşım Temuçin, oğlunu kucağına, almadı. Ay büke!! diye bi boğa gibi, böğürdü kaanlığına aldırmadan, şaman anaya yalvardı, tütsüler yaktırdı ruhuna. Ama Aybüke geri dönmedi, ay yüzünün ışığı soldu. Karanlık, ay yüzünü kapladı. Uzun güzel kirpikleri buğulandı, kapandı.
     Akbaşlılar  onun için yuvarlak, derin bi kurgan kazdılar, etrafını balçıkla sıvadılar, burası artık onun yurdudur dediler. Ağam, atam, gardaşım garındaşm Timuçine dediler kİ, Aybükeyi bize ver, onu oklarıyla, hançeriyle, kutsal mavi taşıyla gömeceğiz.  Üzerini, küçük bi otağ yapıp örteceğiz. Onu toprağa verip, ruhunu yücelteceğiz.
Ağam, atam, gardaşım, garındaşım, Temuçin, Aybükenin ruhsuz bedenini
 vermedi. Akbaşlılar, kocamışlar uludu. Yine de fayda etmedi.
Kırkıncı günün sonunda,  cansız Aybükeyi atının üzerine atıp,  Guz-hana  doğru dörtnala gitti. Uzun allı, samur, saçları atının yelesine karıştı.Bi şahin oldum gördüm bi kuzgun oldum gördüm ...

 Guz-han, dağların en yücesi.Dokuz rüzgarın efendisi.  Üzerimize soğuk üflediğinde, ruhlarımızı bile dondurur. Eteklerine varıp, güneşe doğru tırmandı. sonra durdu. Atından indi,  otağ şeklinde derin bi kaya vardı. Bura senin  yurdundur Aybüke dedi, hala işitiyormuş gibi konuştu onla.Kayanın içini  iyice kazdı. Yatırdı onu oraya.
Tuğunu sivri şapkasına taktı, oklarıyla, kutsal haçerini ve kutsal mavi taşını yanına koydu. Üzerini karlarla kapladı sonra. Karlar eridi. Çukur su doldu. Guz-han soğuğunda üfleyince su, buza döndü. Dün suydu, bu gün buz oldu. Dün canlıydı bu gün ruh oldu.
.Buz ona sonsuz hayat getiridi. Ağam atam gardşım garındaşım temuçin ne zaman ortalardan, kayboşsa, Guz- hana gitti bilirim. Aybükeyle konuşuyor.Ay büke ona  bakıyor, yedi kat buzun altında, huzur içinde gülümsüyor, sonsuzlaşıyor

Zamanın perdesini aralayıp baktım onlara....

 Zaman kayıyor.
Kayıyorum zamanda...

M-S 1979 da duruyor. Buldum diye bağıyor bi adam,  ortaasyanın bozkırındaki,  kurgana atlayıp;  sonunda seni buldum! "LOLAN GÜZELİ"! 3800 yıl sonra seni buldum!




Hamiş: 1979 yılında arkeologlar   tarafından taklamakan çölünün kumları arasında "lolan güzeli" adı verilen  ve bir Türk prensesine ait olduğu tahmin edilen, 3800 yıllık bi kadın cesedi bulunmuştur.


26 Ocak 2015 Pazartesi

MAVİ KURT -sığır yılı-



Türk göçüyor...KARA-SU

   Sonra kapkara bi boşluk, kapladı bozkırı,  biz yürüdük. Atalarımızın, ruhları üstümüzde uçuyorlar, kurtların sonsuz uğultusu kulaklarımızda,  doru atlarımızla dörtnala koşuyorlar. Biz güneşin peşinde,  onlar bizim peşimizde...Kağnılar, ağır ağır, çoçuklarla, köpeklerle, otağlarla, yürüyor. Türk göçüyor, zaman göçüyor, kurtlar yeni ormanını arıyor...yeni kutsal ötükenini...,

  Zamanda bi vakit,

Bilge atam Tonyukuk, rüzgarla geldi, o haşin, yıkan, yok eden rüzgarla,  fısıldadı kulağıma;

    Mavi kurt dedi. Hafıza pınarının suyundan içtin;  sarı ırmağın suyunda yıkanmak gibi, anlatır sana yaşayıp ölenleri, sonra durur, dersin ki; şimdi ben nerdeyim,  yerde miyim gökte miyim, gelecek mi geçmişte miyim?
   Ruhun bi kurdun içinde, kah bi şahinin gözlerinde, kah sarı ırmağın suyunda, öylece dolaşıyor, akmıyor, kendini tekrarlıyor, dönüyor yuvarlaklaşıyor, baş son oluyor, son başa dönüyor, gelecek geçmişe, geçmiş geleceğe karışıyor. Zaman dörtnala koşuyor!!

 zaman kayıyor...

 kaydı zaman m-s 11. yüzyılda durdu yer- Maveraünnehir-

     Ötüken ormanını hiç görmeden, büyüdü, oğlanlarımız, kızlarımız. Bilmişler, görmüşler, yaşamışlar gibi üfledik kulaklarına,  uzaklarda kalan vatanımızı. Orman perilerinin dolaştığı  göllerden, ırmaklardan, masallar yaptık, sonra masalları ağaçlara anlattık, onlar rüzgarlara, rüzgarlar  insanlara, böyle sonsuzlaştık zamanda...

      Sonra birden, zaman durdu.Oba durdu. Güneş, kapkara bi suyun arkasına saklandı. Karanlık, uçsuz bucaksız, sonu başı belli olmayan bi su!  Coşkunla, öfkeyle, köpürdü akıyor. Kağnılarımız durdu, köpeklerimiz, atlarımız, geyiklerimiz, ala koyunlarımız, her şey durdu.
 Ağam, atam, gardaşım, garındaşım Temuçin dedi kİ,  toplanın beğlerim, kocamışlarım, şamanlarım, kadınlarım, kızlarım, kamlarım,

 Kara-su yu geçmenin yolunu bilen var mıdır?

Cevap verdi sessizlik!

    Kara suya bakıp, kara kara düşündük. Kırk gün kırk gece düşündük.  Koyun yılının üçüncü ayında, bolluk bereketli o kutsal yılda, gecenin gündüzü yakaladığı,  toprak ananın  renk verdiği,  bozkırın yeşerdiği, o şenlikli,  o ulu günde, Camoka  söz aldı dedi kİ;

Kara suyu geçmenin bi yolunu bilirim.
Kocamışlar, aksaçlılar, sessizliği bozup, uğuldadılar, bastonlarını yere vurdular!

- O bi köle, o bi Moğol kurdu; düşmanın canda kalan tek oğlu. Söylediğine itibar etmeyelim. Bizi suya sokup, ölüme götürecek, Türkün soyunu kurutup adını  yok edecek!

O vakit söz aldım dedim kİ;

-Ben mavi kurt; şamanın canda kalan tek kızı; Moğol kurdunun sözü, benim sözümdür. Ataları, çadırlarımızı yağmalayıp, koyunlarımızı boğazladı, doğrudur .Ama atam, bilge babam, öfkesini alıp da gök katına çıkmadı mı? Moğolun, canını alıp, çadırlarını yakmadı mı? O vakit,  beşiğinde ağlayan Camokanın canını almadı, onu atının terkisine atıp, kutsal anama bağışladı. Adsızken Dedem Korkut ona, bi ad verdi. Ona Camoka dedi. Oktan hızlı...

 Camoka adını nasıl aldı?

O vakit geçmişe bakıp dedim kİ,

   O uğursuz pars yılından biriydi,   doğumumun, üstünden 12 bahar geçmişti, bozkırda koşuyorduk. Vahşi atlara kement atıp, yakalıyorduk.  Al tayların peşinden kara ormana daldık, güneş batana kadar, kovaladık onları, bilmedik, bilemedik, bilge babamın öğütlerini unuttuk,  güneş gitti, karanlık ormanda kaldık;  uğursuz bay-kuşun sesini duyduk. Kurtlar kokuyu aldı; sardılar etrafımızı, geyiğim ürktü, aniden çömeldi, boynuzlarından düştüm. O vakit Camoka çıkarıp gömleğini, çakmak taşıyla yaktı. Ateş uğur getirdi. Kutsal ateş, kurdu korkuttu. Dağıttı sürüyü, uğursuz bay-kuşun sesi kesildi.
 Bilge babam kağan babam dedi kİ,
 Moğol kurdu, sana yiğitler gibi bi ad verilsin.Sana yiğitler gibi bi at verilsin.  Adını ve atını al;  İstersen Moğola  dönebilirisin.İstersen bizimle kalabilirsin.

Böyle böyle anlattım sonra döndüm şu ana;

O vakit ağam, atam, gardaşım, garındaşım Temuçin dedi kİ;

 Söylenenleri işittin Camoka;  Bunca can,  senden sorulur artık. Kara-suyu geçmenin yolunu söyle bize.

Camoka söz aldı dedi ki,

      Bozkır benim evimdir,  başka ata bilmem ben,  kutsal ağaç gölgesi bana ana kucağı, yıldırımlardan korkmam, bana gecede ışık, karasuyu geçeriz lakin;  çalışmak gerek.
   Camokanın peşinden hemen ,ormana daldık;  kutsal kayın ağaçlarından kestik, gece gündüz demedik.Şamanlar dua etti, gök Tengri yardım etti. Ağaçların dallarını budadık. Sonra sarmaşık ipleriyle bağladık biribirine. Camoka dedi kİ, Şimdi salalım suya, buna SAL denir.  Beş yiğit sağ tarafta beş yiğit sol tarafta büyük kürekler yapıp, yön vereceğiz sala.

   Önce bizi saldılar o büyük kara-suya. Kara-su, böğürdü, köpürerek çağladı. Suyun dilini bilip ben de ona dedim kİ; bizden güçlüsün kesin; ama akıllı değil:)

    Kara-suyun üstünde, kağnılar yürüyor. Karasuyun üstünden,  kocamışlar, akbaşlılar, çoluk, çocuk, öküzlerimiz, koyunlarımız, geyiklerimiz, kızlarımız, kızanlarımız,  yürüyor....

Zamanın perdesini aralayıp baktım onlara...


Ve Güneşin peşinden koştuk, bi yüzyıl daha...

Arkası yarın, belki yarında da yakın:))
Ey Türk!  üstte, mavi gök çökmedikçe,  altta yağız yer delinmedikçe, töreni, yöreni kim bozabilir!

18 Ocak 2015 Pazar

MaVi KuRT-PARS YILI -


 AYBÜKEnin GÖĞE uçuşu

 Zaman dört nala koşuyor...
Kah bi şahin oluyorum, kah bi kuzgun, kah mavi bi kurt, kah bi uğursuz rüzgar,  kah ışıktan hızlı bi ses, kah bilinmedik nefes, kayıyorum zamanda...

Kaydı zaman, M-S-10. yüzyılda durdu-yer ötüken ormanı-

       Aybüke; Ay-hanın prensesi, ağam, atam, gardaşım Temuçinin hanı;  hanımı, yoldaşı. Yokluğunda yurdun korucususu, tuğun sahibi.Tahtının, bahtının, gönlünün, sol tarafı.
       Anasının bacakları arasında düştüğünde pars yılıydı. Geceydi, yiğitler otağın etrafını sardılar. Otağın içine bi kazık koydular. Kazığa ipler bağladılar.İplere tuttunup ayakta kaldı kadın. Ayın kutsal ışında doğdu Aybüke.Şaman ana bağırdı  bu bi kız. Savaşcı bi rahibe !Kocamanlar, akbaşlılar uludu. Pars yılında doğan kızlar huysuz olurmuş, başeğmez, söz dinlemez,  bi pars gibi asi olurmuş.
Bacaklarından tutup iki yana salladı, rahibe ana onu. Ay bebe uğuldadı, çırladı.
Anasının memesine dadandı. 6 sında at sürdü,  ok attı, ava çıktı.

Kaydı zaman oğlak ayının 21.gününde  durdu.

       Oğlak ayının en güzel, en güneşli gününde, al taylar sıralandı bozkırda. Şamanlar tütsülerini yaktı,  çıngıraklarını çınlattı .Kazanlarla et pişirilip dağıtıldı, kımız su gibi aktı. O ulu gün gelip çattı.
  Sığır yılının üçüncü ayının 21 . gecesinde, gündüzün geceyi yakaladığı o ulu günde,  Gök Tengri, oğlakları yavrulattı, bereketi, yeniden yeşertti. Kızlar oğlanlar, genç tayların, üzerlerinde bozkırda sıralandı. Kutsal ateş, okunu göğe fırlattı. Yarış başladı. Aybüke, alaca atını bi yıldırım gibi sürdü. Ağam, atam, hakanım Temuçini, geride bıraktı, hepimizi geride bıraktı. Timuçin öfkelendi; öfkesinden al atını tekmeledi. Kocamışlar akbaşlılar ayıpladılar onu. Kağan babam, bilge babam, onu yanına çağırdı, azarladı. Sen kİ; benim varisim, sen ki; canım göğe uçunca, bu halkın kağanı olacaksın, kutsal atamız, Kültiğinin kutsal yazılarını, öğütlerini aklından çıkarma. Ey Türk eşitlikten ayrılma!!  Sizi eşit güçlü atlara bindirdim, eşit yerlere kondurdum. Ama sen kaybettin ! Şimdi toyunu başından çıkar ve Aybükenin başına tak. Çünkü onun hakkı. Han olsan da,hakan olsan da, Acunun hakimi olsan da, unutma!Sakın unutma.!
 Ey Türk adaletten ayrılma!

     Üçümüz uçsuz, bucaksız, sonsuz bozkırda, alaca tayların üstünde, öylece durduk. Şaman ana, dualarını üzerimize üfledi. davullar vuruldu.Ateşler yakıldı.
Kağan babam;  Timuçin ağam, atam gardaşımın, başından, tuğunu çıkarıp Aybükenin başına taktı .Tuğu başına geçirip, obayı selamladı Ay büke. Timuçinin kulağına fısıldadı. Tuğu benden hiç bi zamana alamazsın Temuçin. O artık benim. Bi kurt oldum işittim.Bi kuzgun oldum gördüm.Timuçin öfkeden deliye döndü;  al atını kutsal ormana sürdü.

Aybüke büyüdü, yeşil çayırlar gibi yeşillendi, Ay gibi ışıldadı

 Zaman göçtü, çok zaman göçtü, altaylarımız büyüdü, bozkırımız hala bereketli ve yeşil idi.

      Kağan babam, yaşı olgunlaşınca, atam, gardaşım, garındaşım Temuçine dedi ki, ey oğul, benim kutsal canım göğe uçunca, Türk'ün Kaanı, sen olacaksın. Senden sonra, bi sen yaratmanın vaktidir. Kendine bi han seç, kendine bi hanım seç. Biz, kocamış akbaşlılar, Banuçiçek senin için uygundur deriz. Yün eğerir,  otağını, ocağını sıcak tutar, ateşini harlar, soyunu uzatır. çoğaltıR. O bozkırın kutsal çiçeği. Onun da rızası vardır.

      Ve Timuçin durdu, sustu, mühlet istedi.Akbaşlılar, kocamışlar, Timuçine mühlet verdiler. 9 gün 9 gece kutsal ormana gitti, düşündü. Sonra bi gün çıkıp geldi dedi kİ; benim hanım Aybüke olsun isterim.
O bi kurt diye bağırdı bilge babam.Savaçcı bi rahibe. Sizi bildiğimden beri dalaşırsınız. Otağında durmayacak, ocağını harlamayacak!!Kurtlar dedi Temuçin, ilk defa bilgebabamın sözünün üstüne söz söyleyip, "kurtlar kurtlarla çoğalmalı.

    Aybüke,  alaca atıyla geldi,  Temuçin ilk defa atından inip Aybükenin atına bindi. Ormana doğru dörtnala gittiler, Kutsal ötüken ormanına...


      Dokuz ay 10 gün sonra Aybükenin bacakları Arasında Oğ-uz düştü .Düşer düşmez yapıştı toprağa. Gök tengri verdiğini aldı, aldığInı geri verdi.  Aybükenin canı göge uçtu, görünmezlere karıştı. Ağam, atam, gardaşım, garındaşım Temuçin, oğlunu kucağına, almadı. Ay büke!! diye bi boğa gibi, böğürdü kaanlığına aldırmadan, şaman anaya yalvardı, tütsüler yaktırdı ruhuna. Ama Aybüke geri dönmedi, ay yüzünün ışığı soldu. Karanlık, ay yüzünü kapladı. Uzun güzel kirpikleri buğulandı, kapandı.
     Akbaşlılar  onun için yuvarlak, derin bi kurgan kazdılar, etrafını balçıkla sıvadılar, burası artık onun yurdudur dediler. Ağam, atam, gardaşım garındaşm Timuçine dediler kİ, Aybükeyi bize ver, onu oklarıyla, hançeriyle, kutsal mavi taşıyla gömeceğiz.  Üzerini, küçük bi otağ yapıp örteceğiz. Onu toprağa verip, ruhunu yücelteceğiz.
Ağam, atam, gardaşım, garındaşım, Temuçin, Aybükenin ruhsuz bedenini
 vermedi. Akbaşlılar, kocamışlar uludu. Yine de fayda etmedi.
Kırkıncı günün sonunda, atının üzerine alıp ruhsuz Aybükeyi, atını, Guz-hana  doğru sürdü. Uzun koyun saçları atının yelesine karıştı.Bi şahin oldum gördüm bi kuzgun oldum gördüm ...

 Guz-han, dağların en yücesi. Üzerimize soğuk üflediğinde, ruhlarımız bile dondurur. Eteklerine varıp, güneşe doğru tırmandı. sonra durdu. Atından indi,  otağ şeklinde derin bi kaya vardı. Bura senin  yurdudur Aybüke dedi, hala duyuyormuş gibi konuştu onla.Kayanın içini  iyice kazdı. Yatırdı onu oraya.
Tuğunu saçına taktı, sivri şapkasıyla, oklarıyla, kutsal haçerini ve kutsal mavi taşını yanına koydu. Üzerini karlarla kapladı sonra. Karlar eridi. Çukur su doldu. Guz-han soğuğunda üfleyince su, buza döndü. Dün suydu, bu gün buz oldu. Dün canlıydı bu gün ruh oldu.
.Buz ona sonsuz hayat getiridi. Ağam atam gardşım garındaşım temuçin ne zaman ortalardan, kayboşsa, Guz- hana gitti bilirim. Aybükeyle konuşuyor.Ay büke ona  bakıyor, yedi kat buzun altında, huzur içinde gülümsüyor, sonsuzlaşıyor

Zamanın perdesini aralayıp baktım onlara....

 Zaman kayıyor.
Kayıyorum zamanda...

M-S 1979 da duruyor. Buldum diye bağıyor bi adam,  ortaasyanın bozkırındaki,  kurgana atlayıp;  sonunda seni buldum! "LOLAN GÜZELİ"! 3800 yıl sonra seni buldum!




Hamiş: 1979 yılında arkeologlar   tarafından taklamakan çölünün kumları arasında "lolan güzeli" adı verilen 3800 yıllık bi kadın cesedi keşfedilmiştir.