Kalem kılıçtan keskin değilmiş, gördü kavradı.Keskin bir kılıç karşısında kalem, susar, tırsardı, k

Kalem kılıçtan keskin değilmiş, gördü kavradı.Keskin bir kılıç karşısında kalem, susar, tırsardı, k
Kalem kılıçtan keskin değilmiş, gördü, kavradı.Keskin bir kılıç karşısında kalem, susar, tırsardı, kalemlikten çıkardı.Sustu.Anladı.

13 Aralık 2012 Perşembe

ÇAy ve FelSefe:))) DüŞÜnen Kadın:))))


  "Düşün,düşün b.ktur işin":)İrdeleyeceğimiz felfesik cümle bu:)

      Ne zaman, düşünen birini görse, böyle der, ormanda büyük ağaç:) ilk bakışta sığ bir insanın terennüm ettiği bi cümle gibi gelebilir size;  ama öle deil::)
     Felsefi düşüncenin bi sonuca varamayacağını bu sonuçsuzluğun sonunda bizi yok edeceğini ya da avamca 
b.k edeceğini kısacası;  en karmaşık olanı en basit ve anlaşılır bi şekilde bize anlatır:) 
Ayrıca düşüncenin sınırlarını zorlamamak gerektiğini de vurgular.Düşünce denizine düştüğünüzde, sürekli kulaç atmanıza rağmen olduğunuz yerde kaldığınız, aslında bi girdaba takıldığınızı ifade eder. 
ve siz bu girdapta boğuşurken akıp giden zamanın telafisi mümkün olmayan ziyanlara neden olduğunu vurgular.

  Siz de diğerleri gibi açıkıp yemek yiyip neden öleceğimizi ya da neden doğduğumuzu anlamlandırmadan, düşüncesizce, yaşamalısınız.En doğru yaşama biçimi budur.Dünya kurulalı beri ve bizim, bizden öncekilerden haberdar olduğumuzdan beri, hiç bi bilgi, eski yunan ve ondan önceleri, düşüncenin tarihinin hiç bi noktasında, nereden geliyoruz ve nereye gideceğiz sorularına bi cevap bulamamıştır.

    Tüm bu düşünce teatileri bizi fi tarihinde bir filozofun terennüm ettiği şu cümleye götürür. Bildiğim tek şey var. O da hiç bir şey bilmediğimdir. Bu cümle, düşünceyi anlamsızlaştırır ve bizi şu sonuca vardırır: düşün düşün b.k tur işin:))))ha ha...çok hoş.) 

    Tanrı felsefenin mi yoksa bilimin mi konusudur , sorusu düştü belleğe şimdi :)bu bi muamma:)

Neferteti mazlum halkını selamlar:)

5 Aralık 2012 Çarşamba

FaTmAnIN KaDeR HeSaPLaYıCıSI:)

Sol duyumun dediğidir:)

     Her davranış biçimimiz, her davranışımız bizi, başka bi yola yeniden hesaplanan, yeni bir
 kadere götürüyor. Bu sürekli yenilenen kader hesaplamalarını fark eden bi şair şöyle der; koruluktan ayrılıyordu iki yol, ben az yürünen yolu seçtim ve bu; beni farklı kıldı.  koruluktan ayrılan aslında, iki yol değildir, koruluktan ayrılan, binlerce farklı yolun ve olasılığın toplamıdır.

  Bu açıdan baktığımızda,cps lerin "kader hesaplayıcıları "olduğunu düşünüyorum valla:))ne zaman yanlış   yola sapsak, "yeniden hesaplanıyor" diyor:)))ha ha...çok hoş.:)  
    
     Yani kaderimiz diye bi şey yok. Kaderlerimiz diye çoğullar:)) yazılılar bu doğru;  ama her davranış biçimimize göre yeniden hesaplanıyor, bu da bizim davranış biçimimizin kaderimizi değiştirebileceği sonucuna bizi götürür kİ; zaten değiştirebileceğimiz şekilde tasarlanmış bi yazılımdır bu:))Kader yazılımını hazırlayan ancak bi tanrı olabilir :)tanrı sen muhteşemsin:))))valla:) ha ha...çok hoş.)

     Ama efendim mevzu o deil, bakın mevzu ne:)

    Kader ağlarını örüyordu, repliği kime ait bilmiyom ama hımm...kaderi bi örümcek ağına benzetmek mantıklı. Birbirinden  farklı olasılıklar sizi aynı sonuca götürecek. Elbette ölüme:)) Son hep aynı, farkındalık yaratan şey, kullandığınız ağlar ya da yollar, kısa yollar öğretildiği gibi sizi sonuca,  ölüme götürüyor :))) Kısa çöpü çekmiş gibi oluyorsunuz yani.))) insanın ömrünü uzatıp kısaltma olasılığı da kendi elinde sonucuna varabilirsiniz:)valla:)ha ha...çok hoş.)

    Şimdide; Fatmanın, kader hesaplayıcısı olalım.

BİRİNCİ OLASILIK-
O gün Fatma arkadaşının doğum gününe katıldı ve Aytaçla tanıştı. Sevişip evlendiler.nur topu gibi bi oğulları oldu.güzel bir hayat sürdü ve öldü.

Birinci olasılığın alt olası hesabı-
O gün Fatma arkadaşının doğum gününe katıldı. Aytaçla tanıştılar.seviştiler ama evlenemediler.Çünkü Aytaç zaten evliydi.Fatma bunu öğrenince depresyona girip intihar etti.

Birinci olasılığın ikinci alt olası hesabı-
Ogün Fatma arkadaşının doğum gününe gitti. Aytaçla tanıştılar. Aytacı görürü görmez aşık oldu ama evlenmediler.Çünkü Aytaç geydi:)Ama arkadaşı Ferhatı tanıdı.Ferhat bir motorsiklet tutkunuydu.Kısa bir hayatları oldu.Bir motor kazasında öldüler.

 İKİNCİN OLASILIK- O gün Fatma, bir baş ağrısıyla uyandı ve arkadaşının doğum gününe gitmedi.Hiç kimseyle tanışmadı.Uzun ve yalnız bi hayat sürüp öldü.

Hayat! sen bi olasılık hesabısın:::))))m-s-2012-nefer-neforizmalar:)






30 Kasım 2012 Cuma

bAŞKANLık SiSteMi ve mİLLi ŞeFik EfeNdi.)

Sol duyumun Dediğidir

    Efendime söyleyim, efendime söylerken siz de dinleyin. Öncelikle başkanlık sistemini size bi cümleyle
 özetleyecem. Tanrı kral, başkandır bi kere, dediği dedik çaldığı düdüktür. Hele bizimki gibi, ota b.ka celallenen bi tanrı kral varsa eyvahlar olsun ümmedine:)
   Şimdi oracıktan bazılarınızın Amerikada v.s var niye biz de yok dediğini duyar gibiyim:)Malüm özalizmden bu yana bu ülkeyi küçük amerika yapacam söylemleri her daim layk alır.:)Ama efendim gelin görün kİ, kazın ayağı öyle değildir. Anlayış farklı, kültür farklı,  fark burada, deyip işaret parmacığımla kafacıklarımızı  gösterdiğimi tahayyül edin:)
   Ama efendim mevzu o deil, bakın mevzu ne:)
   Cumhuriyet henüz taze bi gelinken, ülkenin içinde bulunduğu ahval ve şeriatı göz önüne bulundurmayıp,  inöniyi tek adam ve  milli şeflikle suçlayan, zihniyet gelin görün ki, şimdilerde başkanlık sistemi diye çemkirip duruyor.
      Kapayın gözlerinizi, kaysın zaman 2023te dursun.Başkanlık sisteminin kuvvetleriyle donanmış Milli Şefik efendi, tanrı kral cıkksss...olmadı Allahın dünyada ki  gölgesi, misal halifemüz, -halifeliğide ilan eder bu arada-. Artık kutsal ellerini, önce kadınların bacakları arasına daldırıp, "kürtaj  cinayettir" diyerekten,  kadınları katil ilan edip, katli vaciptir fermanlarını verir.
   Yeter mi yetmez tabi; misal televizyon dizilerinin, misal muhteşem yüzyılın toplumun ahlakına ecdadımızın şanına yakışmadığına karar verip hopp!!! yayından kaldırabilir. Bide Behzat Ç. evlendirdiler:)onu da unutmadık:))ha ha...çok hoş.:)
  Şimdi bile bu dizilere müdahale eden, yayından kaldırılmaları için, yargıyı göreve davet eden zat, o zaman ne yapar varın siz düşünün:)
      Zaten gözleri şaşı bakan, Türk adaleti, bu zılgıtı da yedikten sonra, "yargıya müdahale" adı altında artık gazetecileri mi dersin, sosyal medya yayıncılarını mı dersin, bu alın! bunu alın! bunu da alın, derdest edip içeri tıkar:)
     Desturrrr!!! Demokrasi geliyorrr!!! ha ha...çok hoş.)

Neferteti mazlum halkını selamlar:)

21 Kasım 2012 Çarşamba

TaVŞaN AyDıN kİMDİR?


Sol Duyumun dediğidir:)    


   Tavşan aydın, kimdir derken;  yok o deil canım yaaa...kuşum Aydın deil, tavşan aydın:) ha ha...Tavşan aydın deyince, Ali Kırcayı anımsıyorum diyen şirine de gülüyom hala:))valla:)

    Efendime sölim, efendime söylerken siz de dinleyin, toplumları aydınlatan, "sen yanmazsan ben yanmazsam nasıl çıkar karanlıkları aydınlığa" diyen aydın prototipini ne yazık ki kaybettik.Elbette adamlarda haklı, bir ömrü hapislerde pis hücrelerde geçir, dinsiz imansız diye taşlan hala emek, hala eşitlik, hala halk içindi her şey diye kendini tüket.Tükendiler ve bittiler maalesef:(

    Son mohikan bu aydın formatından sonra, ortaya çıkan aydın prototipi gerçekten halkın ilerisinde  koşan, bir aydın portotipidir ki;   evlere şenlik:)) Yarışı önde koşup, arada halkına dönüpp aha!! ahmaklarrrrr ne kadar geri kalmışsınız, sizi gidi aptallar diye bağırıp çağıran aydın silueti:)))ha ha...çok hoş.)
     Oysa  aydın kişi  bi "tavşan atlet" gibi olmalıdır.Halkı ne kadar geride olursa olsun, ona hız kazandırmak için geri dönüp yanında koşmalıdır, tıpkı bi tavşan atlet gibi:)

 Demem o ki sana;
 Türk aydını halkının yanına dön!
 çukurun dibine in!

 Neferteti mazlum halkını selamlar:)

10 Kasım 2012 Cumartesi

SAĞduyumun dediğidir


elhamdülillah...

İçimdeki küçük kızı öldürdüm!
silahlıydı, elinde sivrilenmiş taşları...
Pişman değilim;
 elhamdülillah.

Sevgili efendimize, ve onun zevcelerine
ve dahi ümmedine,
ağıza alınmadık, küfürler
eden de oydu.
Pişman değilim,
elhamdülillah.

Ve nafile namazımın ortasında,
oturup sol omzuma,
bi türkü tutturup,
beni günaha boğan da oydu.
Pişman değilim,
elhamdülillah.
Ve sonra,
Saklanıp ormanın derinine,
göbekli efendilerimize,
taş atıp kaçan da oydu.
Pişman değilim,
elhamdülillah.

Rüzgarlı bi bayıra gömdüm onu.
Ruhu şad olsun.
Onu öldürdüm.
Pişman değilim,
elhamdülillah.


4 Kasım 2012 Pazar

VicdAnı ReTçi nEyi Reddeder?

Sol duyumun dediğidir


   Bireysellik toplumsalllığın önüne geçtiğinde, insancıklar, öncelikle doğruları söylemekten, sonra onları savunmaktan sonra da doğruları için savaşmaktan vazgeçecekler. Bu geri çekilme zannedildiği gibi barışı değil, kötünün, yanlışın ve zalimin davranış biçimini, kabul etme sonucuna bizi götürecek ki; bi fütüristin dediği gibi sahte kabadayıların ve teröristlerin toplumları susturduğu ve yönettiği bi çağa vira demirrrrrrrr yol alıyoruz:) maalesef:(
   Bu bireyselleşme bazılarına göre"evrensel insanı" bana göre "hayvansal insan" prototipini yaratıyor kİ; bu prototip yeme içme seks içgüdüleri karşılandığı sürece savaşma seviş perspektifinden dünyaya bi bizon gibi bakan, bazen savaşın sevişebileceğin insanı seçme hürriyetini kazanmak için yapıldığını unutan, insanlığın maksimum noktasından hızlı bi ivmeyle düşüp, içindeki hayvana çakılan, insan prototipidir.
 Hayvansal insan prototipinin,  yanında bi kadını  öldürseniz ya da becerseniz kendisine bi zeval gelmediği sürece müdahale etmeyecektir. Çünkü artık O, afaki değerlere önem vermeyen, bireyci bi materyalisttir. O bi vicdanı retçidir.O bi barış adamıdır.Maalesef.:(

  ve sonuç;  iyiler için savaşacak hiç kimse kalmayacak:(:(((((



















29 Haziran 2012 Cuma

Hİç bi parfüm tezek kokusunu bastırmıyor:)

    Ben kuşlardan da küçükken, ormanda pamuk prensesin en tuhaf cücelerinden biriydim. Sürekli bi sessizlik ve  yememe hali, pamuk prensesi endişeye gark ediyordu enderde olsa.
    Köpekler, kediler, inekler ve çocuklarla ilgilenmek zorundaydı.Bazen sarıkızla benden daha çok ilgilendiği de olurdu tabi.)
    Sarıkız çok değerliydi. etinin, sütünün ve b.kunun faydaları saymakla bitmezdi.) Misal, tezek, toprak için en mükemmel besindi. Birinin dışkısı diğerinin yemeğiydi. İşte doğa böle tuhaf bi besin zinciriyle zincirlenmişti.
Ölüler toprağa, toprak suya, su toprağa dönüşecek.:))
    İşin berbat yanıysa, tezeklerin tarlalara taşınması işlemiydi ki, bu gerçekten zahmetli bi işti. Taze tezek sırtından sızar ve koku saçlarına vücuduna siner;  belli bi süre sonra kokuya alışır ve sarıkız gibi kokarsın:)
     Okullu olduğum o yıl,  kar çok yağmıştı. Pamuk prenses, bizden daha hallice akrabadan oğullarının  eski montlarını almıştı.Eski olmaları sorun deildi, asıl sorun birinin arkasında koca bi tezek lekesi olmasıydı. Süslü şirin, ağlayıp, onu asla giymem! diye bağırdı.Bu durum da ağlamayıp montu giyen ben oldum.Bu beni rahatsız etmiyordu açıkçası.Süslünün niye bu kadar tepki gösterdiğini de anlamış değildim:) Ta ki; okul yolunda bi arkadaş şirin beni durdurup, "biliyor musun montunun arkasında koca bi leke var diyene kadar. Ona sakin bi şekilde onun bi leke olmadığını söyledim.Neden puantiyeli bi montum olduğunu düşünmüyordu üstelik sıcak tutuyordu ve yumuşacıktı. Kimse senin gibi düşünmüyor ne tuhaf, dedi sol duyum çıktı geldi:)
    Ve seneler sonra  parfümün Fransız hatunların pis kokularını bastırmak için icat edildiğini öğrenince hah! dedim. onlarda tezek mi taşımışlardı acaba:) Ya da tezek kokusunu bastıran bi parfüm bulabilir miyim? Parisin parfüm dükkanlarında gezerken tüm çiçek kokularını denedim.cıkkss...
   Eyfelden 36-42kuzey paralelleri 26-45 doğu meridyenleri arasına baktığımda, serseri bi alize kokuyu burnuma getirdi yine.Tezek kokusu memleket kokusuyla birleşti.Saçlarıma bulaştı .Koku peşimi bırakmıyor.Kahirede kefrene inerken, kopenhang da burgu kuleye çıkarken hep peşimde... Hala kokuyorum... Kokuyu alıyor musunuz?cık...cık...hiç hoş deil.
Hamiş: Bunları ben yazmadım, tanrı yazdı.Anlatıyorum sadece.

14 Haziran 2012 Perşembe

AHLAkSIZ EkOnOMİ.)

   İş dünyası yanlısı neoliberal bağnazlar, ekonominin bir makine olduğuna gerçekten inanıyor:)) Böle diyor, Julye Nelson "hayatımızdaki ekonomi" adlı kitabında.
   D&R da kitap karıştırıcılığı yaparken, bu cümleyi okumamla kitabı satın almam arasında çok kısa bi zaman dilimi geçti. Hımm...dedim kendime, ne hoş bi cümle. Bi tanrı sözü gibi:)) sonra yazarın bi tanrıça olduğunu fark edince, farzı yerine getirdim:)
     A. Simit ve J.S Mill gibi er kişi mallar, ekonomiinin bi makine olduğunu iddia ettiler yıllarca, ama yanıldılar. Ekonominin bi kalbi var. Tıpkı vücudumuz gibi bi çark olabilir ama kalp hımm..nası tanımlasam ona duygu katıyor onu insanlaştırıyor:)) ben bu düşüncelerle gark olurken, kitabında ekonominin bi kalbi olduğunu söyleyen bi hatunu görünce sevinç gözyaşlarına boğuldum:):)hah!!! işte dedim:) benim gibi düşünen biri:))onun gibi düşünen ben, daha mantıklı tabi.)ekonomiye bi kadın eli değdi nihayet:))

    Ama efendim mevzu o deil, bakın mevzu ne:) Bunu yüzyıllık bi düşüncenin  kabuk değiştirmesi olarak algılıyorum.Ayrıca, düşüncenin kabuk değiştirmesi  sadece ekonomi mevzu bahis olduğunda geçerli değildir. Örneğin "dünya bir makinedir"metaforu 17.yüzyılda yaygın bi düşünceydi. Eski yunan filozoflarından Aristotales ise, dünyayı nefes alıp veren bi canlıya benzetmiştir.Dünyayı canlı kılmak onun bi kalbi olduğu sonucuna ulaştırır bizi. Kaldı ki islam peygamberi muhammed ve muhammedistler, dünya, bir öküzün boynuzları üzerinde durur  metaforunu müminlere pompladılar bi süre. Buradaki öküz metaforu elbette, "tarım ve hayvanlığı" ifade etmek için kullanılmıştır.Aslında muhammedistler bi nevi Fizyokrattır da diyebiliriz:)ve onlara göre de dünya dolayısıyla ekonomi canlıdır. asla bi makine  değildir:)

   Demem o ki sana; ekonomiyi bi makine metaforuyla bağdaştıran ekonomist, klasik mal şahsiyetler, insanın sadece para için çalışacağını, bireyi,  paradan başka hiç bir şeyin motive edemeyeceğini, bu nedenle şirket, çalışanlarının, karlılık, dolayısıyla kariyer ve yüksek ücretler için etik değerlerin yerleyeksan etmelerinin rekabet ortamında,  mubah sayılacağı iddia ederler. Bu vahşi ve ahlaksız kapitalist felsefenin, çöküşünü markizde oturup sessiz, zevkle izliyorum:)

   Komünizmin ruhuna el-fatiha okuduğumdan beri, paranın bi önemi yok mühim olan insanlık türküsünü salına salına söyleyip, gezme taraftarı da değilim. Para, çalışanları motive edecek bujileri ateşleyecek, kıvılcımdır.
Tıpkı Maslov'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde olduğu gibi,  para birincil ihtiyaçlarımızı karşılar ve hayatımızdaki piramidin tepesinde yer alır. Ama tüm piramit paradan ibaret değildir. Çalışanların, şirkete güvenmesi, sosyal sorumluluk projelerinde görev almaları, güven ortamının oluşması, ailelerine yeterli zaman ayırmaları,  verimliliği, rekabetten daha çok arttırabilir.
Velhasıl,  "Para çok şeydir, ama her şey değildir" felsefemin tohumlarını çorak beyinlere  serpiyorum:))
   
   ya tutarsa demiş Nasrettin hoca:))))ya tutarsa???

Neferteti mazlum halkını selamlar:)

1 Haziran 2012 Cuma

ALLAhIN rızkını vermediği piçler

İslam, rahimleri açık ağızları kapalı kadınlar yaratır.

2000 model mümine tipolojisi tam da bu tanımlamaya uyar.Kadını kutsallaştırma adı altında,  iş hayatından uzaklaştırıp, mutfakla yatak odası arasına sıkıştırarak bi nevi seks köleliğine mahkum eder.
Bu şeriatın kurallarından biridir. İslamın kadını kutsallaştırma süreci tam da bu noktada başlar.
Nasıl başlar peki?
Kürtajı yasaklayarak elbette. 4 haftada hamile olup olmadığınız anlayamazsınız bile.
Düşünün ki, lisede deneyimsiz bi cinsel ilişki sonucu hamile kalan  ya da tecavüze uğrayan kızlar, çocukları doğurmak zorunda kalacak. Haliyle bu doğum süreci kadınların metabolizmasını birebir etkilediği için onları eğitim-öğretim hayatından en baştan uzaklaştıracak.Diyecek ki şimdi müslüm, liselilere evlilik izni çıkardık. Hamile bi kızın Türkiye gibi bi ülkede liseye  gidebileceği düşüncesini bellekleriniz alıyor mu? Namus cinayetleri ayyuka çıkmış bi ülkede bunu iddia etmek nasıl bi ütopik düştür:)
Elbette buradaki amaç, suyun yolunu baştan kesmek, kadınların karnından sıpayı eksik etmeyerek, onları iş hayatından uzaklaştırmaktır. Karnından sıpa eksik olmayan kadının elbette sırtından da sopa eksik olmayacaktır.

Peki bir kadın mazlum ülkemde neden kürtaj kararı alır?Onu bu davranış biçimine bu vahşi cinayete iten nedenler nelerdir:)))
*Tecavüze uğramıştır.enses dahil.
*Zaten kendi çocuktur.
* Zaten çocuğu vardır, 1 çocuğa daha bakacak durumda değildir.
      Bu arada, bu ülkede katillerin sokaklarda elini kolunu sallayarak dolaştıklarını hatırlamakta fayda var.)Ama gelin görün ki, kazın ayağı öle deilmiş.)meğer sokak ortasında kurşunlanan kadınlar, asıl katillermiş.)

İşin en ilginç yanı, yaşam hakkı cümlesiyle  gayrimeşru çocukların, doğmasını kutsallaştırıp, doğunca onlara piç adını veren de bu  zihniyettir.Fakat bu davranış biçimlerinin hepsi aynı amaca hizmet eder. Şeriat.
Kimsesiz çocuklar çoğalınca, müslüm "onlardan ikişer üçer alınız" süresini kendisine karga edinip, kimsesiz kızları haremine kabul edecek, hem dünyada zevkü sefa içinde yaşayacak hem de cennetle ödüllendirilecektir.
Tıpkı sapık Hüseyin üzmez gibi, aslında küçük kızlara,  s.kimi yalatarak onlara iyilik ediyorum, savunmasını televizyonlar da rahatça yapacaklardır.

Şüphesiz burada size apaçık bi mesaj var:)


Bu olaylar cereyan ederken kıyas gastecileri hemen iş başı yapar.Türkiyeyi Hollandayla kıyaslayanlar mı ararsın:)) Fransayla kıyaslayanlar mı ararsın:) Onlara bakıp, sarışın sarışın gülümsüyorum:)) işaret parmacığımla kafacığımı gösteriyorum:)anlayış farklı, kültür farklı, fark burada, diyorum:))

Hamiş:Türkiye de yirmibeşbin çocuk sokaklarda yaşıyor.

Neferteti mazlum halkını selamlar.

29 Nisan 2012 Pazar

bi ceylanın günlüğü:)AMaN avCI vURma beni!

        Ormandaki en hızlı kaplandan daha hızlı koşan ceylanın desturu "hayatta kaldır". Hayatta kalmak için tek silahı olan, ince güzel bacaklarını ona veren rabba da müteşekkirdir. Öte yandan, onun güzel bacakları  bi kaplanda açlık hissi uyandırır. Bunu mantık çerçevesinde düşünen küçük ceylan, aslında kaplanın, kendisine yüklenmiş programıyla, beslenmekten başka bi şey yapmadığına inanır.
Küçük ceylanın sorunu onu her defasında köşeye sıkıştırıp yeme planları yapan kaplanla değildir. Küçük ceylanın sorunu, ormanda dolaşırken, onu bi kere gören, zalim insan avcının, onu avlama istediğidir. İnsan avcı, avcıların en tehlikelisidir.Küçük ceylan, karnı aç olmadığı zamanlarda bile avlanan zalim avcının, mantığını bi türlü kavrayamamaktadır.Çünkü insan avcı, bi kaplan gibi ceylanı yemek için avlamaz.Peki niçin bu insan avcı benim peşimdedir diye düşünürken küçük ceylan;  insan avcının, çalılar arasından ona bi tüfek doğrulttuğunu görür.Küçük ceylan, zalim avcının, uzun güzel bacaklarını gördüğünden beri peşinde olduğunu bilir.Şimdi şu dakika, ormandaki son dakikaları olabilir.Usulca bi ağacın arkasına saklanır, sonra bi sıçrayışta uçurumun kenarındaki sırta atlar. insan avcı da peşinden atlar. Sebepsiz ve nedensiz bi öldürme hırsı düşünme ve dikkat yetisini  kaybettirir ona ve bu küçük hata onun sonu olur.
Küçük ceylan, uçurumun dibinde yatan,  avcısının ölü bedenine bakıp şöyle der; "benden daha güçlü olabilirsin zalim avcı, ama asla daha akıllı değil"!!!


Eskiden bi ceylandım.Şimdiyse bilmiyorum ne olduğumu. hımm...çok hoş.



18 Nisan 2012 Çarşamba

yOKLUğun IsPAT ı:)


Sol duyumun dediğidir

   İnsanlığın en eski savaşlardan biri de bilim ve din savaşlarıdır.
 İnsancıkların, ormanda cıbıldak cıbıldak dolaşırken aç karınlarını doyurup, barınacak bi mağara ve bunu akabinde üreyecek bi eş bulduktan sonra kalan zamanlarında varlıkları ve yoklukları üzerine düşüncelere daldıklarını tahayyül ediyorum.
   İlk resmi bilimsel çalışmaların tarihi hakkında bi fikrim yok ama bence, ilk felsefeciler ve bilim adamları peygamberlerdi. Misal nuh tufanında gemiyi yapan nuh peygamber aslında bi mucittir.Bi bilim adamıdır benim nazarımda. Bu yapay zeka onu diğerlerinden üstün kılmış ve ona tanrının elçisi olma hakkını kazandırmıştır.
   Bilim adamları peygamberlik payesini felsefecilere kaptırdığında ise din ve bilim savaşları başlamıştır:)
Ama efendim mevzu o deil, bakın mevzu ne. Bilimin temel savlarından biri ıspat üzerine dayanır. Bir şeyin varlığını ıspat etmek için deliller ararlar sürekli. Yeterli delil bulamayınca, bir bilim adamı için yok olursun:)
işte asıl sorun bence buradadır.
Neden bilim tanrının varlığını ıspata çalışır? Bu düşünce biçiminin kaynağı nedir?
Tanrının varlığını ıspat için uğraşan felsefeciler ya da teologlar aslında kendilerine şu soruyu sormalıdır.
Varlığına delil bulamadınız,  bu onu yok kılar mı? yokluğuna dair deliller buldunuz mu peki?
Misal dünyada  8. kıta olmadığı  bir gerçektir. Çünkü dünyanın etrafı dolaşılmış didik didik edilmiş ve 8.kıtanın olmadığı gerçeğine ulaşılmıştır. 8.kıta yoktur ve yokluğuyla ilgili net delillerimiz vardır.
Doğada dünya var olduğundan beri varolan şeyleri keşfedip buldum!! işte bunlar var diye bağırıyoruz. Oysa dünya var olduğundan beri onlar oradalar. Bizim onlardan haberdar olmamamız onları yok etmez, biz onları yok sayıp kendimizi kandırırız sadece:))
 Her şey vardır, genellemesinden yola çıkıp, yokluğunu ıspat ettiklerimiz çıkarırsak, kalanlar vardır diyebilirz:)
Sonuç; tanrı var:)))ha ha...çok hoş.)


3 Nisan 2012 Salı

DERsİmİZ kURaN:)mUHAMmed'in sözleri...

Sol duyumun dediğidir.

Ben kuşlardan da küçükken, mübarek bi ramazan arifesinde, Hürrriyet gazetesinin kuponlarını biriktirip kuran mealini alan büyük ağaç,  yeşil kapaklı meali eve getirdi .Öpüp başıma  koydum. Çember sakal, o kuran değildir diyordu. İslam düşmanlarının bize kurduğu tuzaklardan biri! Yahudiler yazmıştı onu.okumak caiz değildi.
Tıpkı Uneskonun ormana dağıttığı mamaların, suyla karıştırıp kısık ateşte pişiriniz talimatlarını takmayıp avuçlayıp yediğimiz gibi,  söyleyenlere de kulak asmayıp kitapları da okuduk Çünkü açtık. Her şeye aç.beynimiz aç, karnımız aç.
Kuran asla başka bi dile çevrilemez diyordu çember sakal, postuna iyice yerleşerek.Arap hurafelerini din diye yutturan, küçük kızları becerip cennete gideceklerini inandıranlar, her daim her yerdeydiler.Ama bi adam bu kısır döngüyü kırmıştı.Tıpkı incilini başka bi dile çevrilemez klişesini yıkan,  martin Luther gibi M.Kemal de kuranı zorla Türkçeye çevirmiş ve ancak seneler sonra, kuranın meali  ormana ulaşmıştı.Türkler,  islamın protestanlarıdır bi nevi.:)valla:)ha ha...çok hoş .bu konuda da bi şeyler yazacam bi dem ama,  şimdi mevzu o deil:)Bakın mevzu ne:)

Doğumumun üstünden 13 bahar geçmişti. Arapça kuran öğrenirken, türkçe açıklaması benim için bulunmaz bi nimetti.

Allahın sözleri...
Abdestsiz elime almıyordum. Hatta aldığım abdestten emin olamayıp bi kaç kez tekrarladığım da oluyordu.
Cennetin anahtarı...Dünyanın gözü...yaşamın anlamı...bunca anlamsızlığı anlamlı kılacak tanrı sözleri.
Öyle mukaddes yani:)
Şimdi elimdeydi işte.
oku! diyordu, o seni bi kan pıhtısından yarattı!
emir telakki ettim,  okudum.

Ve nisa süresi?
Keşke okumaz olaydım.
Onlardan ikişer üçer alınız:))
Muhamemedin allahı neler söylüyor böyle?
Ve şeytan geldi kulağıma fısıldadı, "rabbin adil değil mi?"dedi.
bi visu fisudur nnassss, la kovdum onu,
dedim kİ;
"karanlığın şerrinden allaha sığnırım"

Ve günlerden bi gün, onca karanlık geceden onca ızdırablı sabahlardan sonra, Muhammed yanlış anlamış olmalı dedim.Bunlar tanrı sözü olduğunu inanırsam , tanrının varlığından şüpheye düşecektim.
Sol duyum sol omzuma oturdu, ilk defa o zaman konuştu, "kitapları tanrılar yazmıyor Fatma" dedi.


Acı bilgi,  beni zehirledi .Uzun bi zaman kustum. Sonra,  bi süre sustum.

Kim yazmıştı peki?

Gerçek olan neydi? Bizden ve herkesten saklanan gerçek, kuranı Muhammedin yazmadığıydı. Yazamazdı çünkü yazamıyordu. 99 hafızın Muhammedin sözlerini ezberlediği rivayet ediliyordu.
Muhammed öldüğündeyse sistemi nerdeyse çöküyordu. Tanrı sözlerinin ,kendilerinde olduğunu iddia edenler başkaldırıyor,  elinde bulunan kutsal sözlerle otoritelerini güçlendirmeye çalışıyorlardı.

Nitekim sıffın savaşında, h.z Ali savaşı tam kazanacakken, kurnaz muaviye kuran sayfalarını askerlerinin mızraklarının uçlarına taktırıp, savaşı engellemiş ve kendi lehlerine bi sonuç olmasa da hezimete uğramaktan son anda kurtulmuştu.

Durumun vehametini fark eden ve bu soruna bi çözüm bulansa H.z  Osman oldu. Hz.Osman, Ebu Bekirin toparladığı, farklı kuranların ortalıkta dolaştığını fark edip, farklı musafların ve kuran parçalarının yakılmasını emretti.(Beyhekî, es-Sunen, Kitabu's-Salât, 2/42)

Kuranın farklı  versiyonlarını yok edip, onu tek bi bi kitap haline getirdi ve "merkezi otoriteyi" güçlendirdi.


İncili tekleştiren iznik konsili gibi bi konsilin toplandığı açıktır. Kuranı ezberleyen, 99 hafızın 70 i Yemane savaşında telef olunca, kemik parçaları ve deri üzerine yazıldığı iddia edilen tanrı sözleri oradan buradan toplandı. Bunları Muhammed'den duyduğunu iddia eden 2 kişinin şahitliğiyle yazıldı. Şahitlerin erkek olduklarını belirtmekte fayda var kanımca:) Çünkü iki kadının şahitliği 1 erkeğin şahitliğine eş değer olur ancak:)).
H.Z osman  "kılıcını havaya kaldırarrak şöyle haykırıyordu müslümanlara "güçççççç ben de artıkkk!!!!!

Sonuç Ebubekir tarafından toplanan ve Osman tarafından eksikleri tamamlanıp tekleştirilen ve çoğaltılan bu kitap m-s 2012 de ormanda yaşayan küçük bi kızın yaşam eğrisi tepetaklat etti.

ve şimdi nice küçük kızların yaşam eğrisini tepetaklak etmeye hazırlanıyor.
Umalım ki;  onu okuyup gülümseyecek olanlar, ağlayacak olanlardan daha fazla olsun.

Neferteti mazlum halkını selamlar.


19 Mart 2012 Pazartesi

AmiStad...KöLe GeMisinden, gÖçmen gemisine...

Sol duyumun dediğidir:)

Amistad 97 yapımı bi Amerikan  filmidir. İzlemeyenler oturup ağlasın valla.)cıkk...daha mantıklı bişey yapıp bulup izlesin:)ha ha...çok hoş.)
Neyse efendicim, izlemeyenler için kısa bi özet geçeyim. Yıl m-s 1838 .Afrika ormanlarından ağlarla yakalanıp kaçırılan,  kölelerle dolu,  bi ispanyol gemisi açık denizde.Gemide isyan çıkar ve gelişen olaylar neticesinde, kölelerin  bi kısmı denize atılır.Kalan kısmı  isyandan yargılanır. Kölelerin tek isteği ise, anavatanları olan Afrikaya dönmektir.

Kaysın zaman m-s 2012 de dursun.

Köle ticareti yıllar önce yasaklanmıştır. Köle ticaretiyle iyice zenginleşen  beyaz adam, bu aşağılık davranış biçimi lanetlenmiştir, üstüne üstlük:)

 Ama gelin görün kİ,cebren ve hile ile topraklarından koparılıp, kaçırılan kölelerin torunları, hayatları pahasına dedelerinin zorla bindirildiği gemilere, binmek için canlarını tehlikeye atmakta.

 Bu ne yaman çelişki anne!!!!
Ne bileyin ben yavrum:)cık...cık...hiç hoş deil.)

Ama efendim mevzu o deil. Bakın mevzu ne:)Zamanın sarmalında, tıpkı bi halüsinasyon gibi belleğe gelip giden görüntüler, Afrikanın yeşil ormanlarının bi çöle dönüştüğünü ve artık afrikalı insanların köle olmak için gemilere doluştuğunu Amerikaya ya da Avrupaya ulaşabilme amacıyla çağdaş Amistadlara tıkılarak, yüzyıllar önce atalarının yolculuğunu yeniden yapmaya başladıkları  aha, bu gözcüklerim görüyor. Siz de görüyor musunuz?

    Velhasıl hiç bi şey değişmedi.) Yıl ms- 2012 köle gemileri, ad değiştirip, "göçmen gemileri "adını aldılar.Aynı vahşet, aynı gemi depolarında hayvan gibi saklanan insancıklar.
Ama bu sefer, bacaklarından zincirlerle bağlı değiller.  Muhteşem bi sistemle, "gönüllü kölelik" yapmaya razılar.
   Peki ne oldu da insancıklar bu duruma geldi. Onları hayatları pahasına bu ölüm yolculuğuna çıkaran neydi?
   Yıllar önce zincirlerle yakalanıp, sürüklenerek götürülen bu insanlar, kendi ayaklarıyla, köleliğe mi gidiyordu, özgürlüğe mi?

  İşte bence tüm bu soruların cevabı, "Stalinin tavuğunda"


Böyle buyurmuş Stalin:))



- Çabuk bana bir tavuk getirin... demiş.

Aceleyle bir tavuk kapıp getirmişler adamları... Stalin, kafaları iyice 

dumanlanmış adamlarının gözleri önünde  canlı canlı tüylerini 

yolmuş tavuğun.
Bütün tüyleri yolunup cascavlak kalan tavuğu odanın ortasına salıvermiş sonra. 


- Şimdi izleyin bakalım nereye gidecek bu şaşkın tavuk... 

Zavallı tavuk bu azaptan kaçıp kurtulayım diye aralık kapıdan dışarı canını 

atayım diyor, soğuktan tir tir titriyor.

Duvar diplerine koşuyor 


 tüysüz kanatları yara bere içinde kalıyor...Şömineye yaklaşıyor 

tüysüz derisi kavruluyor... 

Çaresiz, tüylerini yolan Stalin'in bacakları arasına saklanıp, sığınıyor...O 

zaman Stalin, cebinden bir avuç yem çıkarıp tane tane 

atar yolunmuş tavuğa...Yemlenen tavuk, Stalin nereye yönelse peşinden 

koşuverir.. 

Bence burada bize apaçık bi mesaj var:)

Neferteti mazlum halkını selamlar...




8 Mart 2012 Perşembe

MuZ CuMhuRiyetinde mAyMunLAr:)

Sol duyumun dediğidir:)

     Olmadık deneylere kalkışan isviçreli bilim adamları, bakın bu sefer nasıl bi deney yapmışlar:)

     Buncağazımlar ne zaman deney yapmaya kalksa ya bi farecik ya da bi maymuncuk telef olur. Elbette bilim için telef olan tüm canlıların cennete gideceğiyle ilgili kutsal ayet yoktur; ama olsa, ne iyi olur valla:)

    Şimbi bu, bilim adamı olup, aynı zamanda isviçreli olan şahsiyetlerden müslüman olanları acaba dinimizi diğer canlılar arasında yayabilir miyiz çalışmaları yapmaya başlamışlar.)
   Tahmin edeceğiniz üzere kobay maymunlar:) dişi olanları elbette:))

   Efendime sölim, efendime söylerken siz de dinleyin:)
Dişi maymunlardan bi kaçını bi kafese koyup, tavana muzları asmışlar. Maymuncukları bi süre aç bırakıp, muza ulaşma çabalarını izlemişler. Muzları o kadar yükseğe asmışlar kİ, hiç bi dişi maymun muza ulaşma başarısını gösterememiş. Sonracığıma deneyin ikinci aşamasında, kenarda duran örtüyü, dişi bi maymunun başına sarmışlar  ve onun muzunu daha ulaşılır bi seviyeye indirmişler. Bi süre sonra örtü-muz bağlantısını kuran dişi maymun, örtüyü kaptığı gibi kafasını sarmaya başlamış:))Hatta belli bi süre sonra, dişi maymunlar arasında örtü kapmak için arbede çıkmış.)))
Sonuç, elbette başarı!!!türbanlı dişi maymun nesline nihayet ulaşılmış.)) ha ha...çok hoş.)

İlahi siviçreli bilim adamları nereden gelir bu deneyler aklınıza:) islamın ışığını söndürmek için kurulan tuzaklar bunlar bence:))valla:)

Nefreteti mazlum halkını selamlar:)

22 Şubat 2012 Çarşamba

ÖzGüRlüK SoYuNunCa:)

Sol duyumun dediğidir:)
                                                   
       Herkesin diline pelesenk olmuş, her ağızdan çıkan, özgürlük kavramı, her beyinde farklı anlamlar bulur. Muhafazakar bi çevrede dini baskıyla büyüyen bi insancık için, FF deki bir şirinin dediği gibi, "özgürlük sokak ortasında g.tü başı açmaktır"la özdeşir. Yani bu beyinde özgürlük kavramı soyunmakla bağdaştırılmıştır. Çünkü sarıp sarmalanıp boğulan toplum özgürlük deyince soyunma ihtiyacı hissedecektir. Müslümansa, çıplaklığa karşıdır. Ona göre insan olmanın şartlarından biri örtünmektir. Örtünme özgürlüğünü sonuna kadar savunur.Ve her fırsatta medeniyet soyunmaksa, maymunlar en medeni, cümlesini terennüm ederler. Fakat bu noktada kaçırdıkları bi şey vardır. Biz dişi bi maymunu türbanlarsak onu müslüman etmiş olur muyuz peki? ha ha...çok hoş.)
Efendime sölim, efendime söylerken siz de dinleyin:)

Burada asıl mevzu bence muhafazakarlık kavramıdır. Kıyafetlere yaşama biçimlerini, tamamlayan unsurlardan daha fazla anlamlar yüklemenin bi manası yoktur.

        Muhafazakârlık, var olan durumu koruma amacını güden düşünce tarzı. Toplumun değişmesine karşı direnç gösteren, toplumsal-kültürel değerlerin korunmasını savunan ideolojidir.
      Modern dünyada, bu ideolojiyi sağ kanat üstlenmiştir. Fakat düşüncemden şekil yaptığımda, ortaya çıkan tabloya gülümseyerek bakıyorum:)


   Misal Avustralya yerlisi  muhafazakar bir aborjin, çıplaktır.Kıyafetler onun gelenek ve göreneklerine ters düşer var olan yapısını bozar. Güney Amerika yerlilerinin kendilerine kıyafet giydirmeye çalışan beyaz adama direnç gösterdiklerini okudum geçenlerde bi kitapta. Hareket kabiliyetlerini azaltıklarını söyleyip, kıyafetleri çıkarıp atmışlar:)ha ha...çok hoş.)


     Bunun yanında sağ fraksiyon ibadet özgürlüğü adı altında, sapkınlık yapmaya da gidebilir. Misal caferiler,hasan hüseyini anma törenlerinde bıçakla küçük oğlunun kafasını çizdiğinde ya da zincirlerle kendilerini yaraladıklarında, bunu ibadet özgürlüğü olarak yapmak istediklerini ifade edebilirler. Bu noktada ona müdahale hakkını kendimizde bulurken aynı zamanda şöyle de düşünmeliyiz. Biz de küçük oğlumuzun pipisini kesmiyor muyuz?Ya da kızlarını sünnet eden müslüman;  size "oğlunuzunkini keserken iyiydi kızlarınkini keserken mi yanlış oluyor " derse, ona verecek cevabınız var mı?ha ha...çok hoş.)


   İnançları gereği ölülerinin, akbabalarca parçalanıp,  dağlara taşınınca, ruhlarının göklere ulaştığına inanan Tibetli bi kabile var. Şimdi bu kabile inanç özgürlüğünü kullanma hakkına sahip midir? Ve daha bir sürü inanma biçimi:)


    Demem o kİ sana ; özgürlük eğilip bükülebilir. Ona doğru şekli verecek insandır:) Umalım kİ, doğru insanların şeklini alsın:) 
 Neferteti mazlum halkını selamlar:)

26 Ocak 2012 Perşembe

SeRBest piYASada dİn tüCCarları

Sol duyumun dediğidir:)

Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler serbest piyasa felsefesini,   bırakınız s.ksinler şeklinde yorumlayarak,  yeni bi çığır açan müslüme bi alkış rica edeceğim:)valla:)hakkını vermek lazım:)

Burada mühim olan soru şudur;  yaparken nasıl yaptığının bi önemi var mıdır? Yoksa piyasa felsefesindeki gibi "görünmez el"in  "taşı gediğine koyacağı " beklenmeli midir?

Seneler evvel, yeşil sermaye ormanda, taban hazırlarken, uyguladıkları sistem ve düşünce biçimi insancıkların paralarının kendi çeplerine ulaşmasına kolaylık sağladı. Malüm holdingler;  özellikle burada belirtmek de fayda görüyorum almancı müslümana,  sen  paraları faize veriyon, faiz yiyerek cennete gidemezsin sevgili efendimiz ölmeden hemen önce veda hutbesinde de faiz almayınız diyerek aramızdan ayrılmıştır:)ee...ne yapalım? bizim holdinge yatır, hem cennet git hem de  helal para kazan felsefesini yüklemiş ve meyvelerini toplamışlardır.

Helal para nasıl olur peki? basit "faiz deiil, kar payı" sloganıyla:) ama bu sloganı atarken müslüme küçük bi ayrıntıyı belirtmekte fayda görmediler elbette. Kar edince kardan pay alacaksın cümlesinin devamı getirilmemiş her ne hikmetse,  zarar söz konusu olduğunda paranız hüpp...diye başkalarının cebine girer kısmı eksik kalmış:):)ha ha...çok hoş.)

Haliyle müslümanın parasıyla, taban sermaye yapan bu holdingler,  gün gelir zarar ettik der :))
Bu durumdan müslüm; keder içindedir. Ölseler cennete gidecekleri kesin ama şimdilik yaşamak zorundadırlar:)
Devletlümun bi Almanya ziyareti esnasında türbanıyla gözyaşlarını silen bi mümine ; efendicim sizin nur yüzlüler bizim alman b.ku temizleyerek kazandığımız paraları hüpp. ettiler dediğinde:)
Devletlümden azametli cevabını alır!
Bana mı sordunuzda paralarınızı verdiniz!!!!!!!!!!!!!!!!
İşte buracık da felsefenin bırakınız s.ksinle bölümü tamamlanmış oldu.
Artık devlet vatandaşını koruma ve gözetme görevinden kendini azletmiştir:)

Geçenlerde capris otel, reklamlarını izlediğimde müslümanın bayrampaşada  "helal para" ile yükselen daireleri, cübbeli hoca efendinin dualarıyla satışa çıkarılmış. Serbest piyasada satışın ve reklamın her türlüsü makbuldür, diyecem:)valla:) ha ha...çok hoş.)

Velhası:))Müslümanın, dini duygularını serbest piyasada serbestçe iğfal edenlerin cezasını vermeyi, elbette görünmez bi eli olan "allaha" havale etmek düşecek bize:)"allah taksiratlarını affetsin!!!!

23 Ocak 2012 Pazartesi

Bacak bayramı sona erdi!!!

Sol duyumun dediğidir:)

Ben kuşlardan da küçükken 19 mayıs kutlamalarına kızlarının katılmaması için elinden geleni yapan müslümün başarılı olma ihtimali çok azdı. Aslında müslümana bırakılsa kızlarını okula dahi göndermiyecekti ama zorba devlet silah zoruyla kızları evlerden toplar okullara tıkıştırırdı. Devletin bu zorbalığı sonucunda kızlar en azından ilkokulu bitiriyordu.

Yıllar sonra bi darbeyle, zorunlu eğitim 8 yıla çıkardığında bi müslüm şöle askere küfrediyordu.Bu dinsiz imansızlar yüzünden kızlarımız evde kalcak:)

Devlet zorbaydı ve demokrat değildi. Demokrat olsa halkının fikrini sorar bu fikirler doğrultusunda kanunlarını çıkarırdı.Nihayet ümmed bu günleri de gördü:)
 19 mayıs denilince müslümanın aklına kızların bacaklarından başka bi şey gelmiyordu. Çünkü o bi kıza bakınca ne yazık ki; sadece bacak görüyodu. Bu bi düşünce biçimidir elbette. Kadını, üreme aracı olarak gören Muhammedizmin dalgaları...

Fakat okullu kızlar bununla da kalmayıp önlüklerini bikat kısaltıyor ve kısa eteklerle okula gidiyorlardı.Öğretmenler zaten bu durumdan rahatsız değildi.Ama ümmet rahatsızdı. Peki ne yapmalıydılar.Elbette mantıklı olanı.Akşam okul çıkışında kısa etekli kızların bacaklarına sopayla vurup kaçan bi sürü erkek çocuk bu işle görevlendirilmişti.Hım...mantıklı:)
Benimse, önlüğümün eteklerini kısaltmak gibi bi derdim olmadı hiç:) niye olmadı, bilmiyom valla:)ee.. o zaman ni ye koptu kıyamet:))
Efendime söylim, efendime söylerken siz de dinleyin. Yılın başında bi çift ayakkabı ve önlük alınırdı her yedi cüceden birine. Ayakkabılar 1 yıllık ama önlükler 3 yıllıktı:))

Birinci sınıfta ayaklarımın ucunda etekleri olan önlüğüm ikinci sınıfta diz kapaklarımın üzerine çıktı. Hımm..diye düşündü anabelli. Bacaklarım uzadıkça, önlüğüm kısalıyor! ters orantı!ha ha...çok hoş.)

Ve akşamlardan bi akşam, üç kız arkadaş okuldan eve dönerken,  çırpı bacaklarıma karanlıkta bi sopayla vurup kaçtı bi oğlan. Acıdı. Kalabalıktılar. Kızlar sürü halinde kaçışıyorduk.
Hep kaçıyorduk. karanlıktı onları göremiyorduk.Kaçmak mantıklı geliyordu. Neden bunu yapıyorlardı anlamış da değildim açıkçası.
Ama o akşam. Hiç bi şey tahmin edildiği gibi olmadı. Öfke gelip oturdu yüreğime. güçlendim. Kaçmadım. kitaplarımı yere attım geri döndüm. geri döndük. yakasından tuttum,sendeledi. Aliye de onu itti.düştü. benden daha güçlüydü ama geri döneceğimi düşünmedi.şaşkındı ve yerdeydi. Yeni ayakkabılarımla tekmeliyordum onu, bacak arasına,  kafasına gözüne. o kadar hızlı vuruyordum ki toparlanamıyor. tüm arkadaşları bırakıp kaçtı.yerde tostoparlak oldu. karanlıktı onu görmüyordum;  O da beni .Sol duyum sol omzuma oturup, hımm..dedi; işte karanlığın güzellileri :)

insanlar toplandılarrr. ha ha...sıska kıza bakın oğlanı dövdü dediler.alkışladılar.Bizi alkışlıyorlar dedi Aliye gülümseyerek.Bizi değil salak dedim kazananı alkışlıyorlar.Kaçalım.Son bi tekme daha indirip bacak arasına karanlık da kaybolduk:)

 Ertesi gün 1 yıllık yaşam ömrü olan ayakkabımın, attığım tekmelere dayanmadığını görüp kahroluşumu anımsarım hep.Uhu alıp ayakkabımı yapıştırdım:) Pragmatizm:)

Bi iskandinav atasöz der kİ; karanlığın güçleri herşeyi yenecektir ama siz tanrılar tarafında olun, savaşarak kaybedin! ya da böle bi şey:)

Hamiş:: Bunları ben yazmadım. Tanrı yazdı. Anlatıyorum sadece...

12 Ocak 2012 Perşembe

toLEdo ve mARdin:) medeniyetler sevişmesi:)



Sol duyumun dediğidir.

 Tarık bin ziyad nam-ı diğer cebeli tarık, 7000 kişilik ordusunun donanmasını, ateşe verdiğinde, alev alev yanan gemilerin ardından, onlara şöyle haykırıyordu! "Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman. Nereye kaçacaksınız? Savaşın ve yaşamı seçin!
Her şeyi geride bırakıp, iber yarımadasının egzotik topraklarında ölüm ya da yaşam arasında bi seçim yapmaya onları zorlamıştı. Aslında gemileri yaktığında kendi seçimine binlercesini ortak etti.Ve bu seçimiyle binlercesinin kaderini yeniden hesaplattı.

Çan sesleri, ezan seslerine, karışınca, musanın oğulları muhammedin kızlarıyla, isanın kızları musanın oğullarıyla  bu sesler eşliğinde seviştiler:)Medeniyetler sevişmesi:) ha ha...çok hoş.)

ve yüzyıllar sonra bi kadının dudaklarında, ne gemilerrrrrrrrrrrrr yaktımm ne gemilerr yaktımmmm, o kadar yandı ki, canım sonunda karşıdan  baktımmmmmmm....türküsünün sözleriyle yeniden canlandılar.


 Kaydı zaman m.s. 1393 yılında durdu.
 Büyük Asya'nın, minik kızı, küçük asyanın göğüslerinde,  Mardin,  büyük bi acıyla kıvranıyordu.

Ama nafile:)

 Timurlenk Mardinin kapılarını zorladığında, şehir tüm varlığıyla karşı koyar. Bu karşı tavır cihan şahı olmaya talip, timurlengi daha da kızdırır. İki yıl sonra, 1395 de, Timur güçlü ordusuyla Mardin'i tarumar eder.

Ve bi kez daha sadece bi adam, binlerce insanın kaderini yeniden yazdırır:)

Süryaniler, hristiyanlar, müslümanlar....

Mardin'in dar sokaklarında dolaşırken, bi an Toledo da mı yoksa Mardin de mi olduğunuza şaşırırsınız. Aynı dar sokaklar, aynı sevişmiş medeniyetler, aynı sarı taş duvarlar ve aynı mutsuz harabe son!

Tepeye doğru tırmandığınızda, Mor Gabriel kilisesi zamana karşı direnişin ve yok olmayışın simgesi olarak karşılar sizi.
Kilisenin salonunda oturup, yakışıklı süryani papazın Lozan anlaşması bizim sonumuzdu, acıklı cümlesini dinleyip, gülümseyen sol duyum, sol omzuma oturdu  ve dedi ki; "senin sonun benim başlangıcım oldu mirim.Lozan anlaşması olmasaydı bi ülkem olmayacaktı.En iyi ihtimal, bi müminin yatak odasıyla mutfağı arasında özgürce dolaşan bi mümine olacaktım. O adamlar bana özgürlüğümü verdi;  beni insanlaştırdı.Seni değil, kendimi seçtiğim için, acımasız mıyım?Bu durumdan utanmalı mıyım?cıkk...hiç sanmıyorum:)ha ha...çok hoş.)

1 Ocak 2012 Pazar

Ayrıştırıcılar

Sol duyumun dediğidir.

 Düşüncenin yere ve mekana göre doğruluk derecesinin arttığı ya da azaldığı bi sistemde, neyin doğru olduğunu bulmakta zorlanan insancıklar, düşünme ve doğru yolu bulma yetilerini kaybettiler.Bu hengameden yararlanıp, siz zahmet etmeyin, biz sizin adınıza düşünürüz diyen bi guruh peydahlandı.

Ve insanlar ne söylediklerini anlamadan, onların söylediklerini tıpkı bi papağan gibi tekrarlıyorlar.

Misal?

Sam amcanın Irağı terk etme vakti geldiğinde, ıraklı bir vatandaşın, bi cümlesini size nakledeyim. Şöyle diyordu Amerikaya müteşekkir ıraklı vatandaş;  Amerika ırağa gelmeden önce, biz kim kürt, kim arap, kim sünni, kim şii, bilmezdik. Sayelerinde öğrendik:)
Aslında bu cümle her şeyin açıklaması kanımca:))
 Ayrıştırma işlemini hızlandıran  katalizör görevini "özgürlük" sözcüğüne yüklemişler. Peki, ıraklı vatandaş, komşunun şii, kendisinin şafi olduğunu öğrenince daha mı özgür oldu? Yoksa komşusuna düşman mı kesildi?Aynı kara kafaya sahip  olmalarına rağmen bir arapla bir kürtün  farklı ırklar olduğunu öğrenince, komşusuna daha mı yaklaştı.?
Bu ayrıştırıcı düşünce biçimleri özgürlük söylemleri adı altında ortadoğunun çorak beyinlerine ekilirken, neden çizgi gözlü bi japona sen japon deil Amerikalısın:) ırkların bir önemi yok; önemli olan barış içinde yaşamaktır felsefesini yüklüyorlar.

Doğrular Amerikada ve Avrupada farklı ama ortadoğuya gelince mi değişime uğruyor?

Aynı düşünce biçiminin acılarını hepbirlikte çekiyoruz.

Türkler sizi asimile etmeye çalışıyor, g.t aynı baş aynı olmanıza rağmen siz başka bir ırkısınız orta asyadan gelmediniz:))
Özgür olun. Ayrışın, söylemleri ormanda yayılıyor.
ve işte uludere...
Muthemelen şöyle oldu. Dost ve müttefik ülke, uydu görüntülerini gönderdi. Buncağazımlarda vurdular. Elbette köylüler oraya gönderildiler. Toplu halde sınırdan geçilince onların izlenileceğini ve vurulacakları biliniyordu.
Eskiden pkk mayınlı bölgeden geçmek için önce koyun sürüsünü bölgeye sürer mayınları patlatırlarmış. Yöntemlerini geliştirdiler kanımca.
Ve gazetelerde başlıklar dünden hazır. Katil devlet. Arap baharının bizdeki esintileri bunlar.Komşunun ülkesini kan gölüne çevirip mutlu mesut yaşayamazsın nur yüzlüm:):(cık...cık...hiç hoş deil.(

Bu türkü de bu yazıya gelsin....
İçim ürperiyorrrrrrr, yüreğim yanıyorrrrrrrr, olmasaydı sonumuz böylee.....